İnsan deneyiminin en uç, aklın öncüllerini en çok çaresiz bırakan iki büyük gizemi "Aşk" ve "Ölüm".

İkisi de rasyonel mantığın sınırlarını darmadağın eden, insanı zorunlu olarak bilgeliğin kapısına getiren muazzam paradokslar. Aklın katı kuralları bu iki kavram karşısında iflas eder ve bilgelik burada devreye girer.

Klasik mantık bize "Bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz" veya "İnsan kendi çıkarını korur" der. Aşk ise bu öncüllerle dalga geçer: Aşkta iki ayrı insan, kendi benliklerini koruyarak tek bir ruh haline geldiklerini hissederler. Mantık buna "imkânsız" derken, bilgece yaşayan bunu deneyimler.

Akıl, acı veren şeyden kaçmayı emrederken; âşık, o acıyı yaşatan özlemlerin vuslata dönüşündeki heyecanı bilir ve gerekirse canını feda eder. Platon’un Theia Mania (kutsal delilik) dediği hal, bilgelik için varoluşun özüdür.

Alain Badio aşk ile cinsellik arasındaki bağı kurar. Aşksız cinsel ilişkinin hep bir boşluk duygusuyla bittiğini belirtirken, Andre Comte-Sponville bunu somutlaştırır: "Çiftleşmeden sonra her hayvan kederlidir." Comte-Sponville, aşkı “koşulsuz ve ölçüsüz sevgi” olarak niteler ve aşkın haz duymak (eros), sevinç duymak (philia) ve güç çekişmesinden kurtulmak (agape) boyutlarını irdeler. Haz duymanın, yani "eros"un salt sekse indirgenmesine karşı çıkar ve bunu "tutkulu", "kör kütük âşık" olunduğunda hissedilen aşk olarak tanımlar.

Badio’ya göre hayatı yeniden icat etmeyi amaçlayan Aşk’ın sabırlı ve inatçı olması uygun düşer. Çünkü Aşk'ın yeniden icat etmeyi de yeniden icat etmesi gerekir. Ve gerçek aşkı tanımlar: "Gerçek aşk uzamın, dünyanın ve zamanın yarattığı engelleri kalıcı bir biçimde, kimi zaman acı çekerek alt eden aşktır."

İçsellik kavramlarından biri olan "Acı", Aşk'ı besleyen en önemli duygu hissetme kapasitesiyle anlam kazanmakta. Sevginin biricikliği ve yoğunluğu sadece yoksunluğuyla ortaya çıkar ve bıraktığı acı ile hissedilir. Hayatın en çıplak gerçeği olan acıya razı olmayanlar, onu içselleştirmeyenler yas tutamaz ve onun yeniden doğurduğu Aşk'ı yaşayamazlar.

Badio, "acı çekmeden pekâlâ âşık olabilirsiniz" sloganını eleştirir. Nesnelere bağımlılık yaratmaya yönelik olarak kurulmuş tüketim toplumu aşkı risksiz, tutkusuz ve zevkli cinsel ilişkiler boyutuna indirgeyerek tehdit altına almış durumda.

Octovio Paz, insanoğlunun ölümle yüz yüze gelmek için bulduğu yanıtlardan birinin Aşk olduğunu belirtir: "Aşk ile, bizi öldüren zamandan bazen cennete, bazen cehenneme çevirdiğimiz birkaç saat çalarız. İkisinde de zaman genişler, bir ölçü olmaktan çıkar." Hayatını bir sanat eseri gibi yaşamasını bilen sahici tin, ölüme aşk gibi tinsel edimleri yaşayarak razı olmayı bilir.

Akıl, sadece bildiği, kategorize ettiği ve deneyimlediği nesneler üzerinden düşünebilir. Ölüm ise aklın üzerinde çalışabileceği hiçbir veri sunmaz. O tam bir mutlak bilinmezliktir. Akıl için bir insan ya hayattadır ya da ölüdür. Ancak bilge bir bakış açısı, ölümün bir "son" değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu görür. Tıpkı dalganın sönümlenirken okyanusa geri dönmesi gibi.

Akıl, yokluğu kavrayamaz. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, onun fiziksel olarak "yok" olması ile kalbimizdeki ve zihnimizdeki devasa “varlığı” aynı anda yaşanır. Ölüm, mantığı susturur ve insanı saf bir kabullenişe, yani bilgeliğe zorlar.

Aşk ve ölüm birbirine çok benzer. Ölüm, fiziksel egomuzun sonudur. Aşk ise zihinsel ve psikolojik egomuzun bir başkasının varlığında eriyip gitmesidir. Her ikisi de aklın o çok güvendiği "Ben kimim?" sorusunun sınırlarını yıkar.

İşte tam da bu yüzden, âşık olduğumuzda veya ölümle burun buruna geldiğimizde, aklın o küçük ve hesapçı öncüllerinden sıyrılır, hayatı tüm çıplaklığı ve devasa gizemiyle hissederiz. Bilgelik, bu iki gücün karşısında aklın yetersizliğini anlayıp hayata hayranlıkla boyun eğmektir.

Bu noktada şu soruyu sormanın zamanı: "Aşk mı insanı ölümün korkutuculuğundan daha çok özgürleştirir, yoksa ölümün varlığını kabul etmek mi aşkı daha derin ve anlamlı kılar?"

Bence her ikisi. Bu iki devasa güç birbirini besleyen, doğuran ve anlamlandıran bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birini tam olarak kavramadan diğerinin derinliğine inmek mümkün olmaz. Bilgelik de tam olarak bu "her ikisi" cevabının yarattığı döngüsel bütünlükte saklıdır.

"Ölümün varlığı aşkı neden derinleştirir?" Eğer bu hayatta zamanımız sonsuz olsaydı, hiçbir şeyi kaybetme riskimiz olmasaydı, aşk bu kadar yakıcı ve kıymetli olur muydu? Bir çiçeği güzel kılan, onun sonsuza kadar solmayacak olması değil, mevsimi geldiğinde döküleceğini bilmemizdir. Ölüm, bize elimizdeki ânın tekliğini hatırlatır.

Yanımızdaki insanın bir gün bu dünyadan göçeceğini ya da bizim göçeceğimizi derinden hissettiğimizde, aklın o küçük hesapları ve kavgaları anlamını yitirir. Ölümün gölgesi, aşkın üzerindeki tüm gereksiz tozları temizler ve geriye sadece saf, derin bir sevgi bırakır.

"Aşk insanı ölüm korkusundan nasıl özgürleştirir?" İnsan neden ölümden korkar? Çünkü aklın öncülleriyle inşa ettiği "ben"liğini, egosunu, kimliğini kaybetmek istemez. Yok olmaktan korkar. Aşk, insana kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olduğunu deneyimletir. Birini veya yaşamın kendisini delice sevdiğinizde, odağınız "kendi varlığınızdan" çıkar, "o varlığın güzelliğine" kayar.

Gerçek aşkı tadan bir zihin, zamanın ve mekânın ötesine geçer. Bir başkasında, doğada ya da evrensel sevgide eridiğinizde, fiziksel bedeniniz yok olsa bile o sevginin yok olamayacağını sezersiniz. Aşk, ego ölmeden önce insana "tatlı bir ölüm" (benliğin yok oluşunu) yaşattığı için, gerçek ölümün o karanlık korkusunu elinden alır.

Aklın öncülleri bu döngüyü çözemez; çünkü akıl doğrusal düşünür (doğum → yaşam → ölüm). Oysa aşk ve ölüm bizi döngüsel bir kavrayışa taşır. Ölüm bilinci bize hayatın ve aşkın aciliyetini, değerini hatırlatır; aşk ise ölümün bir son değil, daha büyük bir bütünle birleşme olduğunu fısıldar.

Bugünün insanı bu iki gizemle bağını nasıl koruyabilir? Bağlantılı soru ve cevabı devamında...