1982 Anayasası, değiştirilen mevzuatla birlikte topluma bir deli gömleği gibi giydirildi. Türk-İslam sentezine dayalı tekçi rejim askerler eliyle tahkim edilirken, 90 günlük gözaltı sürecinde nezaret merkezlerinde ve özellikle Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi'nde yapılan işkencelerle bir cehennem yaşandı.

Devletin çıplak şiddete dayalı politikası ülkede, ama özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgede, onarılması zor yaralar açtı. Kürtlerin haklı taleplerini ve demokratik çözüm yollarını ifade eden siyasi partiler ve toplumsal aktörler ezilerek Kürt milliyetçiliğini güçlendirecek ve şiddet taraftarı örgütlerin önünü açacak bir politika izlendi. Şiddet kullanan PKK, KUK, ALA RIZGARİ gibi örgütlerle mücadele bahanesiyle barışçıl yolları tercih eden örgütlenmeler ve aktörler siyasetin muhatabı olmaktan çıkarıldı.

1982 Anayasası ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, başlangıç metni, değişmez maddeleri, ruhu ve felsefesiyle antidemokratik tekçi zihniyetin bir örneği olarak yaşamakta. Türkiye kamuoyu, Cumhuriyetin 1982 Anayasası'yla pekişen tekçi-despotik zihniyetinin yarattığı iklimin verili kırmızı çizgileri içinde düşünce üretildiğini sanıyor. Düşünce ürettiğini sanan kodlanmış bir kesim, tek bir yeni kelime ve kavram üretmeden klişeler içinde dönüp duruyor.

1982 Anayasası'nın dönülmez bir şekilde sıkılaştırdığı rejimin taşları 1971'de döşenmeye başlanmıştı. 1971 askeri cuntasının, "sosyal uyanmanın ekonomik gelişmeyi geçtiği" tespiti doğrultusunda, CHP'nin de desteğiyle 61 Anayasası'nın özgürlüklerin sınırlanması başlıklı 11. maddesine "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" gibi muğlak, özgürlükleri boğmaya uygun bir ek yapıldı. Bu motto, geniş halk kitlelerinin hak ve özgürlük talepleri önünde bariyer görevi gören faşist bir aparatın norm olarak kabul edilmiş haliydi.

Üstelik özgürlükleri kısıtlamak için kriter olarak kabul edilen bu motto halkın sömürülmesinin yoğunlaştığı, 24 Ocak kararlarının uygulandığı dönemde Evren–Aldıkaçtı grubunca 82 Anayasası'nın hem başlangıç metnine hem özgürlükleri sınırlayan 14. maddeye konuldu. Bununla da yetinilmedi, kurnazca 3. madde içine sokularak değişmez bir norm haline getirildi. Bu hamleyle emeğin sömürüsünün sürekliliği garantiye alınırken, Kürtlerin, Alevilerin ve diğer grupların hak taleplerinin bölünmez bütünlük karşısında kabul edilemez olması sağlanıyordu. Böylece özgürlükleri keyfi bir şekilde sınırlayan bir norm ölümsüz hale getiriliyordu.

2002'de iktidara rejim ve devlet eleştirisiyle gelen AKP rejimle mücadele ederken, 2016'da 15 Temmuz darbe girişimine yönelik kurgulanan karşı darbe sonucu kendini devletin sömürüye dayalı tekçi-despotik ideolojisini savunur buldu. Böylece rejim-devlet eleştirisiyle iktidara gelen AKP, devlet zihniyetinin içinde eridi ve rejimin aparatı haline geldi.

Ana muhalefet rolünü oynayan CHP, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu dönemlerinde rejimin kırmızı çizgileri içinde kalarak, açık hukuksuzluklara ve anayasa ihlallerine rağmen rejime-iktidara kalıcılık ve meşruiyet sağladı.

Fiili tekçi-despotik rejimle parlamenter sistem arasındaki uyumsuzluk, toplumun deli gömleğinden kurtulma teşebbüsleri meşruiyet sorunu yarattı. Bunun sonucu fiili rejimin referandum sayımında kullanılan gayrimeşru yollarla da olsa anayasal olarak kendisini meşrulaştırması oldu.

Partili cumhurbaşkanlığı sistemi sonunda tıkandı, hukuksuzluk, adaletsizlik, despotik uygulamalar ve ekonomik yıkımla birlikte iç meşruiyet kaybedildi. Sonunda Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın ifadesiyle Donald Trump tarafından dış meşruiyet sağlanarak bu eksik giderildi.

Toplumsal muhalefet akacak bir mecra ararken İmamoğlu-Özel ikilisi CHP içinde bir umut yarattılar. CHP ve İmamoğlu'nun seçim başarısı, rejimin kontrollü ve otoriter bir yapıda korunmasını isteyen başta Cumhur İttifakı ve arkasındaki iç ve dış dinamiklerin şirazesini kaydırmış durumda.

Anayasanın seçim hukukuna ilişkin kesin düzenlemelerini bile kaale almayan, anayasa ihlali yaparak yetkisi olmayan bir hakime aldırılan karakuşi bir kararla ana muhalefet partisinin genel merkezine zorbalıkla giren bir rejimin yarattığı bu anayasasızlık, hukuksuzluk, kanunsuzluk düzleminde bir yokluk-hiçlik-boşluk hali yaşanmakta.

Kılıçdaroğlu'nun durumu ise hüzün verici. Başına silah dayanıldığında dahi yapılamayacak işler yapmakta. Hiçbir hukuki değeri olmayan, yokluk hükmündeki bir kararı geçerli kabul edip, o geçersiz karara dayanarak işlemler tesis etmesi bir gaflet hali. Ayrıca sözkonusu kanunsuzluk ve hukuksuzluk çok açık olduğundan anayasal bir suç oluşturmakta.

DEM’in konumlanışı ise köhnemiş rejimin sürekliliği bakımından hayati önemde. Bahçeli, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarının tahliyesi ve Abdullah Öcalan'ın statüsü üzerinden DEM’i kilitlemiş durumda. MHP, Kürtlerin anayasada güvence altına alınması gereken hak taleplerinin kırmızı çizgileri olduğunu açık şekilde beyan ederek niyetin demokratikleşme olmadığını gösterdi. DEM'in Öcalan için gösterdiği gayreti Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Adnan Selçuk Mızraklı için de göstermesi gerekmekte.

DEM'in rejimin topluma giydirmek istediği deli gömleği teşebbüsüne destek olması düşünülemez. Partinin Türkiye demokratikleşmeden Kürtlerin özgür olamayacağının ayırdında olması önemli.

Barrack'ın bölgede demokrasi ve insan hakları adına atılan adımların hüsrana uğradığını, "Arap Baharı"nın yok olduğunu, bölgede huzur ve istikrarı sağlayan tek yapının güçlü liderlikler ve monarşiler olduğunu öne sürmesi ABD'nin neyi istediğini açıklıyor.

Rejim, topluma her tarafından parçalanmış deli gömleğinin yerine dıştan sağlanan meşruiyetin desteğiyle yeni bir deli gömleği giydirmeye çalışıyor. Türkiye, ya işlevsiz, rejime biat eden muhalefetiyle Putinvari bir otoriterliğe evrilecek, ya da hukukun üstünlüğüne dayalı özgürlükçü bir demokrasiye doğru hamle yapacak.

Farklılıklarımızla hukuk güvenliği altında, özgürce, empati duygumuzu geliştirerek ve birbirimize saygı göstererek yaşamanın temelini inşa edebilecek miyiz? Tercihi bu coğrafyada yaşayan birbirinden farklı etnik kimlik, inanç ve düşünce sahibi kesimler, kadınlar, gençler yapacak.

(Artı Gerçek)