"Devleti ele geçirirsen o senindir, sen de onunsundur ve artık sen yoksundur." (Alman psikiyatr-yazar Alfred Döblin)

 

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik dönemini anlatırken (1300-1600) merkezin, herkesi kendi konumunda tutarak tebaayı koruduğunu belirtmekte. Tebaanın, padişahın ve bürokratik merkezin yaptırımlarından korkar durumda tutulması, korku ile gelecek arasında yaşanan "gel-git"ler. Osmanlı siyasi kültürünün sürekli bir gerilim temeli üzerinde şekillendiğini göstermekte.

Merkez-çevre ilişkisi bakımından, Osmanlı geleneğinde, İngiltere'deki uzlaşma-işbirliği geleneğinin aksine uzlaşmazlık ve gerilim vardır. Cumhuriyet, Osmanlı'daki devlet-tebaa çatışmasını tevarüs etmiş, bürokratik seçkinlerin aşkın devlet anlayışı daha çok devlet sonucunu doğurmuş durumda.

Bugün yaşanan gerilim, bu tarihsel geleneğin sonucudur. Gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde sonu anlaşma ile biten bir çatışma yoktur. Merkezden yapılan dayatmalar sonucu, siyasal bütünleşme sağlanamamıştır.

Demokrasiye geçişte de, bu nedenle siyasal yaşam meşruiyet krizi yaratmakta, çevreden merkeze gelen yeni güç de, uzlaşma-işbirliği yerine gerilim ve çatışmayı tercih etmekte.

Bu siyasi kültürle birlikte zihniyet kodlamaları ve örgütsel yapılanmasıyla derinleşmiş devlete teslim olan AKP iktidarı, Hegelci bir devlet anlayışı sergilemekte. Bu anlayışta, devlet cisimleşmiş bir kişidir ve hatta bir kişide tecessüm eder.

Cisimleşen bir kişilik olan devletin kendi iradesi, ehliyet yeteneği ve amaçları bulunduğundan, en iyisini bilir ve yapar. Hegelci devlet anlayışının demokrasi, özgürlük ve barış ile bir ilgisinin olmadığı açık.

Klasik temsilciliğini Hobbes ve Locke'un yaptığı, devleti suni bir varlık ve araç olarak tanımlayan anlayışa göre ise; insanlar çatışma ve savaş durumlarından korunmak, özgürlüklerini güvence altına almak için toplumsal sözleşme adı verilen bir uzlaşma ve anlaşmaya dayanarak, ortak iradeyi temsil edecek bir gücü hakem ve yönetici olarak tayin ederler.

Bugünkü anlamıyla doğal bir temeli olmayan devlet, insanların hukuk güvenliği altında özgür ve eşit olarak yaşamalarını sağlamak ve kendilerini geliştirmelerine imkân verecek bir araç olarak ortaya çıkar. Bu nedenle de katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü ve hukuk güvenliğini teminat altına alan bir felsefenin taşıyıcısı olarak demokrasiyi hedeflemek zorundadır.

Ülkemizdeki geleneksel devletçilik anlayışı, bir demokrasi temelinde kendi kendini yöneten kurumları hayata geçirecek bir toplumsallaşmayı engellemiş, toplumun örgütlenmesi sırasında hiyerarşik yapılara yol verilmiş ve sonuçta toplum devletleştirilmiştir.

Liberal-muhafazakâr siyaset de, devletçi-sol siyaset de, radikal bir devlet eleştirisi yapmaktan kaçınmakta. Özellikle yerleşik sol, kendi otoriter-devletçi geleneğini sorgulamamış, tahakkümden ve hiyerarşiden arındırılmış bir toplum kavramı geliştirememiş durumda.

Bu nedenle 2013 yılında Taksim Meydanı'na ilişkin projeye yönelik tepkilerin oluşturduğu Gezi sivil itaatsizlik eyleminin işaret ettiği husus demokrasi eksikliğidir. Gerilimin ve çatışmanın temelinde yatan ise, âdemimerkeziyetçi bir özyönetime, kendi kendini örgütleyip düzenleme esası üzerine kurulu, işbirliğine yer veren bir topluma ilişkin herhangi bir yaklaşımın ve beklentinin bulunmayışıdır.

Merkezin, yetkilerini bölge parlamentoları üzerinden bölge halkıyla paylaşması sadece Kürtlerle ilgili bir çözüm modeli olmayıp genel demokratikleşmenin zorunlu bir talebidir. Bir bölgede bir meydanın, bir parkın nasıl düzenleneceğine Başbakan'ın karar vermesi katılımcı sahih demokrasilerde sözkonusu olamaz.

Yerelde yaşayan insanların bölgeyi, dolayısıyla kendilerini ilgilendiren bir projeye itiraz etme, tartışma, öneride bulunma ve kararı etkileme hakkı vardır. Bu hakkı ülke genelinde alınan oy oranı üzerinden yok saymak, milli iradeyi tek başına meşruiyet kriteri yapmak antidemokratik bir anlayıştır. Yerel yönetim özgürlüğü siyasi özgürlüğün tabanını oluşturur.

Yurttaşlık kültürünün tek kaynağı olarak bölgelerin ve kentlerin katılımcı ve ekolojik temele dayalı bir karar sistemi, insanı ve doğayı temel alan bir dünya görüşüyle etik bir birlik olarak yeniden kurgulanması düşüncesi tartışma alanına girmelidir.

Taksim-Gezi Yolu'nda Topçu Kışlası yapılmasına itiraz edenler, aslında siyasi iktidarın ve muhalefetin karşılayamadığı toplumsal taleplere ilişkin bir muhalefeti simgeliyorlardı. Siyasi iktidar, toplumsal muhalefeti barışçıl sivil bir eylemle gösteren gruba sabaha karşı şiddet uygulayarak müdahale etmekle abartılı bir özgüven ve öngörüsüzlük sergiledi.

Böylece şiddet yöntemini benimsemeyen genç ağırlıklı toplumsal muhalefet, şiddet kullanan örgütlerin ve provokatörlerin kucağına itildi, bununla birlikte hareketin iktidara karşı şiddet içeren bir gösteri haline dönüşmesine neden olundu. Krizin iktidarca iyi yönetilememesi sonucu Taksim ve çevresi İstanbul Valisi tarafından fiili OHAL bölgesi ilan edildi.

Siyasi iktidarın estetik ve ekolojik kaygı taşımayan büyük binalar ve projelerle ilgili merkeziyetçi uygulamaları, bireysel ve toplumsal hayata müdahale olarak algılanan ve toplum mühendisliğine kayan kanun düzenlemeleri, bu değişikliklere yapılan itirazların özellikle dönemin Başbakanı tarafından karşılanma tarz ve üslubu, katılımcı, özgürlükçü, çoğulcu bir demokrasi özlemiyle birlikte ekolojik, estetik değerler etrafında toplumsal bir muhalefet yaratma potansiyelini taşıyordu.

Bu toplumsal muhalefetin lideri, örgütlenmesi ve teorik bir altyapısı yoktu. Siyasi bir bağlantısı da bulunmamaktaydı. Neden toplumsal alanda fiili olarak ortaya çıkmıştı? Çünkü akacağı bir toplumsal ve siyasi kanal yoktu.

Bu nedenle sandıktan çıkan milli irade ile sınırlı bir demokrasi içinden ranta dayalı bir politika uygulayan AKP de, yüklü tarihsel bagajı altında ezilen, zaman tünelinde yolunu bulamayan, ancak sol alanı işgal eden CHP de fiili toplumsal muhalefet karşısında paralize olmuştu.

Taksim'deki toplumsal muhalefetin sivil itaatsizlik eylemi, AKP iktidarını ve CHP'yi sarstı ve şaşırttı. Çünkü siyaset kültürü merkezden zorla dayatarak yönetme geleneğinden oluşmuştu. Bugün Cumhur İttifakı bileşenleriyle altılı masadaki muhalefet partilerinin bu konudaki zihniyet dünyaları farklı değil.

Âdemimerkeziyeti ülke geneli için öngören HDP'nin dışlanıp ötekileştirilmesinin nedeni de tüm siyasi partilerin topluma ve bireye tasallut eden hastalıklı aşırı merkeziyetçi devlet yapılanmasıyla işbirliği içinde olmalarıdır. İyi Parti'nin bu anlamda MHP'den bir farkı olmadığı görülmekte. Bu zihniyetle hangi sistemi getirirseniz getirin, gerçek bir demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü inşa etme şansınız bulunmamakta.

Siyasi alanda karşılığı bulunmayan toplumsal muhalefet, değişimi siyasi partilerden talep etmeli. Toplumsal muhalefet siyasi partilerden şu konuların tartışılmasını istemeli:

Devletin, toplumun, bireyin, yurttaşın, sivilin, bölgenin, insanın, doğanın, özgürlüğün, eşitliğin, etiğin, estetiğin, hakikatin, insaniyetin değerler üzerinden ve sistem dışından yeniden tanımının yapılması,

Partiler, kamu kurumları, meslek teşekkülleri, sendikalar, okul, aile, ordu, cezaevi gibi hiyerarşik, şeffaf olmayan yapılanmaların eleştirel bir analize tabi tutularak yeniden yapılanmaları,

Egemenliğin merkezle bölgeler arasında paylaşılması ve böylece katılımcı, bireyi ve sivili ortaya çıkaran demokratik toplumun inşa etme projesini tartışma imkânının sağlanması,

Ayrımcılığı reddeden, farklılıkları uzlaşma-işbirliği ekseninde, hukuk güvenliği altında koruyan ve onun üstünde insanı, insan onurunu şemsiye olarak tutan bir anlayışın ortaya konulması.

Bunun yeni bir felsefe, yeni bir toplumsal sözleşme ve barış hamlesi anlamına geldiği açık. Değişim, genç ağırlıklı toplumsal muhalefeti öne çıkarırken, zaman tünelinde kalan siyasi partileri zorlamalı.