Eşkıya şehre indi. Bu tanım biraz ajitatif gelebilir. Diyeceksiniz ki eşkıya şehirden hiç çıkmadı ki! Hatta tüm yaşam alanlarımızı işgal etti. Haklısınız.

ABD’nin Venezuela başkanını en trajikomik deyimle "dağa kaldırır gibi" alıp gitmesi, uluslararası hukukun bittiğini ve BM başta olmak üzere tüm bağlayıcı kurumların işlevsizleştiğini gösteriyor. Aslında uzun süredir pratikte bu böyleydi. Gazze'de uygulanan insanlık dışı kirli savaş ve Avrupa Birliği devletlerinin üç maymunu oynaması bunu iyice açığa çıkarmıştı. Dünya büyük bir kıyıma sessiz kalmıştı.

Maduro olayındaki tepkisizlik gösterdi ki artık evrensel değerleri temsil ettiğini iddia eden Avrupa’nın bir güvenirliliği kalmadı. "Demokrasi", "İnsan Hakları", "Özgürlük" gibi geçen yüzyılın insanlığa umut veren kavramları emperyalizmin yeni bir bunalım duraklamasıyla rafa kaldırıldı. Şimdi kimin gücü kime yetiyorsa döneminin önü açıldı. AB açısından İnsan hakları ve bağımsızlık konusunda sessiz kalmak da taraf olmaktır. AB tarafını seçmiştir. Artık küresel ittifaklarla, bölgesel paylaşımlar ve zayıf ülkelerin yeraltı, yerüstü kaynaklarının yutulması dönemi yeniden başlamıştır.

Bu neden böyledir? Bunu anlamak için bazı rakamlara bakmamız lazım.

ABD’nin 2024 yılı, Gayri Safi Milli Hâsılası (GSYH) 29 trilyon dolar civarında. Buna karşılık federal kamu borcu 38 trilyon dolar ve buna hanehalkı ile özel sektör borcu olan 18.6 trilyon doları da eklersek konu netlik kazanmış olur. Ayrıca diğer sektörler diye bir borç kalemi daha var. Bununla ilgili net bir veri olmamasına karşın, kaynaklara göre tüm sektörlerin borçları hesaplandığında toplam borç miktarı yaklaşık 100 trilyon dolarla ekonominin çevrilemez olduğunu gösteriyor. Bir de buna yıllık yaklaşık 1 trilyon dolar civarında ayrılan silahlanma ve askeri harcamaları ile 2025 raporlarına göre yıllık 1.2 trilyon dolar faiz giderlerini de ilave edersek Trump'ın hırçınlığının nedenini anlarız.

ABD, Dış İlişkiler Konseyi Başkanı (CFR) Michael Froman bir analizinde "mali gidişatın sürdürülemezliği" konusunu işlerken, "güç, kuvvet ve zor kullanımı, dünyanın demir kanunlarıdır" diyor. Yani kural, yasa, hak, adalet, eşitlik yok; zorla el koyma var. "Bu bizim gerçeğimiz" diyor.

Öte yandan; Çin’in yıllık Gayri Safi Milli Hâsılası 19.1 trilyon dolarken, toplam kamu dış borç oranı gelirinin % 6'sı, özel sektör dış borç stoku ise % 7 oranında. Bu durum Çin'i dış borç açısından dünyanın en güvenli büyük ekonomilerinden biri yapmaktadır. Ayrıca Çin’in döviz rezervi 3.2 trilyon dolar olarak görülmektedir. En avantajlı yanı ise iç borçlanmayı yerel para birimi olan Yuan ile yapmış olması. Bu durumda dış borç kıyaslamasında gelire oranla Çin'in % 13, ABD’nin % 100+, Türkiye'nin % 60 ve Fransa gibi bir Avrupa ülkesinin % 230 olduğu açık kaynaklarda görülmektedir. Bu veriler bize küresel bir krizin yakıcı bir biçimde, içinde olduğumuzu gösteriyor. Finansal ve sosyal bunalıma giren kapitalizmin tek çıkış noktası geçmişte olduğu gibi, savaşlar ve işgaller olarak kendini işaretliyor.

Küresel krizin en önemli taşıyıcısı olan ABD’nin bir başka sorunu daha var. O da doların rezerv para olarak kullanılmasının zayıflaması. İktidara kim gelirse gelsin ABD için işlerin iyi gitmediği açık. Geçmişte doların rezerv para egemenliğini kırmak isteyen tüm ülkelere ABD saldırmış (Libya, İran, Irak, Suriye, Lübnan), bu iktidarları rejim değişikliğine zorlamıştır. Sonuç; milyonlarca katledilen insan ve değişen haritalar. ABD göründüğü kadar rahat değil. Şimdi karşısında başka bir ittifak var; Çin, Rusya ve Hindistan. Bunların kendi içlerindeki borçlanma alışverişleri dolar dışında yerel para birimleriyle yapılmakta, bu da doların tahtını tehdit etmektedir. Uygulanan ambargolar nedeniyle kendi aralarında başka bir swift yöntemi geliştirmiş durumdalar. Demek ki yasaklama ve sıkı kontrol bir başka alternatifi doğuruyor hayatta.

Bir başka gerçek de, günümüz teknolojisinde kullanılan en önemli kaynaklardan biri, hatta petrolden de daha önemlisi "kıymetli madenler" sorunu. Çin'in altın rezervi ve kıymetli madenlere sahiplilik oranı ABD'nin gücünü tehdit etmektedir. Gümüş ve diğer kıymetli madenler olmadan yapay zekâya dayalı çipler üretilemiyor. Çin ise elindeki rezervi diğer ülkelerle haklı olarak paylaşmak istemiyor. Latin Amerika ülkelerinin hedef olmasının diğer nedeni ise altın rezervinin % 22'sine, gümüşte ise dünya rezerv payının % 45'ine denk geliyor olması. Esas kavga petrol, kıymetli madenlerle birlikte siyasi tahakkümü kurmak için.

ABD son yirmi yıldır, Çin’in ve Rusya’nın enerji bağlantılarını da tek tek kesiyor askeri operasyonlarla. Venezuela, Irak, Suriye, Libya, Lübnan ve şimdi sırada İran var. Böylece Çin ve Rusya’nın enerji hatlarını keserek rekabet gücünü de zayıflatmayı hedefliyor. Bu konuda çok büyük mesafe katetmiş durumda.

Bugün üretimde kullanılan en yaygın enerji kaynağı petrol ve doğalgaz, savaşın ana etkeni olmaya devam ediyor. Bu nedenle % 18’le ve 303 milyar varille, dünyanın en yüksek petrol rezervi Venezuela’da bulunmakta. Trump ve temsil ettiği küresel petrol şirketleri bu fırsatın farkındalar. Amerika’nın petrol rezervi 69 milyar varil. Suudi Arabistan ise 267 milyar varille ikinci sırada yer almakta. Kanada 170, Rusya 80 milyar varille sıralamayı takip ediyor. Mücadele çok yönlü ekonomik ve siyasi temelli sürüyor.

Peki, bir de şuradan bakalım; Venezuela gibi petrol zengini bir ülkede neden bu kadar yoksulluk var? Bolivarcı devrim Chavez’in ölümüyle birlikte gerileme sürecine mi girdi? Bu çelişkiyi uygulanan ambargolarla açıklayabilir miyiz? Kuşkusuz evet. Petrol üretmek için gerekli teknoloji Rusya ve Çin’de fazlasıyla mevcut. Ayrıca Amerika ve İngiliz petrol devlerinin tesisleri kamulaştırıldı. O tesisler rezerv petrolleri işlemiyorlar mı? Ya da işlenen petrolü satacak pazar sorunu mu yaşıyorlar ambargolar nedeniyle? Soru çok.

Bir de altın işi var tabii. Bu yönüyle Maduro benim fahri hemşerim sayılır! Baksanıza Çorum’a gelip yerleşmesini bile teklif ettiğimiz iddia ediliyor, şaka gibi! Venezuela altınlarının önemli bir kısmı Çorum'da, Ahlatçı Holding tarafından işlendiğini biliyorsunuz. Böylece ABD ile Türkiye arasında yeni bir Halk Bank krizine benzer sorun yaşanmaz umarım.

Venezuela’nın verilerine şöyle kısa bir bakış atalım. Rakamlara göre halkın % 94’ü yoksulluk içinde yaşıyor. Buna karşın 2024 yılında işsizlik oranı ise % 5.5 olarak gerçekleşmiş. Ve halkın yıllık ortalama geliri 4 bin dolar civarında. Buradan anlıyoruz ki istihdam var ama korkunç bir ucuz işgücü sorunu da var. Bu kıskaçtan nasıl çıkacaklar? Diğer Latin Amerika ülkeleriyle savunma ve ekonomik işbirliğinden başka bir çıkar yol görünmüyor gibi.

Bilinen bir gerçeği tekrar etmekte fayda görüyorum. Emperyalizm şu anda siyasi, ideolojik ve tahakküm gücü olarak tek kutuplu hale gelmiştir. Bunu dengeleyen en büyük güç Sovyetler Birliği artık yok. Çin, Rusya ve Hindistan'ın ise savunma ve ekonomik birlik gibi konularda belirsizlikleri var. Ve ayrıca bu ülkeler kendi bölgelerindeki stratejik güç egemenliğinde ciddi problemler yaşamaktalar. İstikrarsızlık virüs gibi her yeri sarmış durumda.

Artık Venezuela ve diğer Latin Amerika ülkelerinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına hâkim olma konusunda ABD’yi kim durdurabilir? Yakın geçmişte emperyalizm bu tür işgal ve müdahaleler için bazı kılıflar söylerdi. "Demokrasi, barış, özgürlük, silahsızlanma" gibi kulağa hoş gelen açıklamalarda bulunur ve kamuoyunda algı yaratırlardı. Şimdi buna gerek bile duymuyorlar. Trump, açıktan, "Venezuela petrollerini biz işleteceğiz ve ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. "Kolombiya, Meksika, Küba planlarımızın içinde" beyanatı veriyor. Hatta ayıp olmasa Kanada’yı 51. Eyalet olarak ilan edecek. Danimarka Krallığı'na bağlı Grönland da bu isterik durumdan payını alıyor. Bu çılgınlık karşısında dünyanın hiçbir ülkesinden güçlü itiraz sesi yükselmiyor.

Emperyalizmin ipiyle kuyuya inmeye çalışan yerel işbirlikçilere duyurulur. Afganistan’da, Vietnam ve başka örneklerde olduğu gibi bir gecede tek başınıza kalabilirsiniz. Bu nedenle esas motivasyon kaynağının birlik ve bir arada dayanışmadan geçtiğinin unutulmamasıdır. Venezuela’da demokrasi yoktu. Maduro, muhalifleri tıpkı ülkemizdeki bilindik yöntemlerle ya susturdu, ya hapse attı. Bu nedenle bana göre dayanışmayı sadece Venezuela halkı ve onların bağımsızlığı hak etmektedir.

Sonuç olarak; 1. Dünya Savaşı ve 1929 ekonomik buhranı 2. Dünya Savaşı'nı doğurdu. İnsanlık telafisi mümkün olmayan yaralar aldı. Bu savaşlar sonrasında barışı ve ülkeler arasında muhtemel çıkacak sorunları çözecek kurumlar ortaya çıktı. Birleşmiş Milletler, insan hakları kuruluşları ve diğerleri. Bugün bunların hepsi çöpe atılmış durumda. 1945 sonrası küresel düzen kurumları da çökmüştür. Şimdi yeni bir paylaşımla karşı karşıyayız. Adı konulmamış ya da konulmuş da kimsenin dillendirmediği 3. Dünya Savaşı'nı yaşıyoruz. Gelir dağılımı ve derin yoksulluk artarken, devletlerin sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlara ayırdığı bütçe her yıl biraz daha küçülüyor. Sosyal devlet anlayışı yerini serbest piyasa adı altında sefalet ekonomisine bırakıyor. Sömürü, adaletsizlik zirve yaparken, teknolojiyi, kamu gücünü ve kaynakları elinde bulunduran bir avuç azınlık milyar dolarlık servetlerle tüm dünyanın geleceğini şekillendiriyor. Ve ne yazık ki ideolojik olarak insanlığın önüne konulabilecek 3. bir çıkış yolu da görünmüyor. Sosyalizm ideali ve düşüncesi ahlaki, kitabi ve felsefi olarak doğru olmakla birlikte "Nasıl?" sorusuna yanıt bulunamıyor.

Bu durumda tek güvence, her ülkenin kendi halkının örgütlenmesi ve diğer halklarla dayanışma yapması gibi görünüyor. Ezilen ülkelerin de kendi aralarında askeri ve ekonomik işbirliği kurmalarından başka çıkışları yok. Çünkü pastada yutulacak dilimde olmak istemiyorlarsa birleşecekler. Tarihte halklara rağmen, yerel işbirlikçilerinin işbirliği de olsa emperyalizmin hiçbir yerde başarı gösterdiği görülmemiştir. Ben bunları temenni ediyorum ama yine de halkın örgütlenmesi kulağa hoş gelmekle, pratikte pek olası görünmüyor. Çünkü kitleler uzun vadeli özgürlük ve bağımsızlık fikrinden çok, bugün geçim ve yaşam kaygısı içinde geleceğini kaybetmiş durumda.

Yine de biz karamsarlık değil, umutlu olmayı öne çıkartalım. Çünkü tarih ve insanlık her zaman iki adım ileri bir adım geri giderek ilerlemeye devam ediyor. Diyalektik materyalizme göre ilerlemenin çarkı geciktirilir ama durdurulamaz.