
Alman sevdalısı Talat ve Enver paşaların sayesinde girilen Birinci Dünya Savaşı'nı kaybettiğini kabul eden Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen sona ermesine yol açan, 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri ile yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması ile galip devletlerin paylaşım planlarını uygulamaya sokması ile işgal başladı.
Burada yazıya bir virgül koyup 2002 yılına gelelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin 57. Hükümeti iktidardaydı. Başbakan Bülent Ecevit liderliğinde DSP, MHP ve Anavatan Partisi’nin koalisyon hükümeti işbaşındaydı. 1998’de başlayan ekonomik krizin ardından, alınan tedbirlerle rahatlama aşamasına gelen hükümetin ortağı MHP lideri Bahçeli’nin koalisyonu aniden (vahiy gelmiş, Bahçeli’ye sıkça gelir) bozup erken seçim kararı alması ile, bugünün mimarı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP 3 Kasım 2002 tarihinde seçimlerden galip çıkarak iktidar oldu.
ABD merkezli bir proje partisi olarak kurulan AKP, demokrasi vaatleri ile iktidar oldu. AB uyum yasaları adı ile birtakım göstermelik yasalarla proje amaçlarına uygun, yavaş ama planlı bir hareket başladı. En büyük engel olarak gördükleri Silahlı Kuvvetler’de tasfiye için, uydurma bir gerekçe ile Silahlı Kuvvetler’in kozmik odasına girildi ve bundan sonra uygulamaya geçildi. Ergenekon ve Balyoz davaları ilk aşamaydı. Yargı çok önemliydi ve kritik gördükleri yerlere uygun isimleri atadılar. Kadro tamamlanınca laik Cumhuriyeti tasfiye aşamasına geçildi.
AKP bir emperyalist proje partisi ve hal böyle olunca bu projenin mimarı kimdi? Yanıtı emperyalizm ve de Ortadoğu İslam coğrafyası.
Virgül koyduğumuz yere dönelim: Mondros ve Sevr anlaşmalarını tanımayan, “geldikleri gibi giderler” diyen, umutsuz ve yoksul, ordusu tasfiye edilmiş bir Anadolu’yu ayaklandıran, emperyalizme ve işbirlikçisi Osmanlı iktidarına karşı Anadolu ihtilalini, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp, hilafeti kaldırıp çağdaş, laik bir Cumhuriyet kuran Mustafa Kemal Atatürk’e ve laik Cumhuriyete karşı emperyalizmin kuyruk acısı var. Atatürk, dünyadaki tüm mazlum ülkelere örnek olmuştur ve bağımsızlıkları için mücadeleye başlamışlardır. Bunun için Cumhuriyete karşılar. İslam dünyasında tek laik ülke olması ile de krallık, monarşi ve şeriat ile yönetilen İslam devletlerinin hedefi olmuştur. Laik ve Müslüman bir ülke örneği, bu yönetimler için kötü örnek oluşturuyordu. Bunun için Türkiye çok yönlü bir kuşatma altındadır.
Bir proje ürünü olan AKP iktidarı, hedeflerine ulaşmak için yasama, yürütme ve yargıyı da ele geçirerek hedeflerine çok yaklaşmış durumda.
Dikensiz gül bahçesi, muhalefetsiz, sorgulamayan, yazmayan, düşünmeyen bir toplum istiyor. Gazeteciler, siyasiler, muhalifler cezaevlerinde, halk ağır ekonomik koşullarda perişan. Ana muhalefet partisinin çabaları, halkın meydanlardaki direnci ve talepleri görmezden geliniyor.
Yaşanan adaletsizlikler, hukuksuzluklar, yolsuzluklar karşısında, halk üzerinde “her şey iktidarın elinde, istedikleri kararları alıyor, aldırıyorlar, seçim olsa yine hile ile kazanacaklar” duygusu yaratılmaya çalışılıyor ve büyük ölçüde de bunu gerçekleştirdiler.
Halkın meydanlardaki öfkesi arttıkça, iktidar da baskıyı artırıyor. Bu kadar da olmaz denircesine hukuk tanımazlık, adaletsizlik hız kesmiyor. Her türlü demokratik taleplerin karşısına kolluk kuvvetleriyle en sert şekilde karşılık verilerek toplum üzerinde korku yaratılıyor. Seçimde alamadıkları belediyeleri yargı eliyle ele geçiriyor, belediye başkanlarını, meclis üyelerini tutukluyorlar.
Tarih, hiçbir diktatörlüğün yıkılmaz, yenilmez, ebedi olduğunu yazmıyor.
Bu tepkiler alanlarda kalır, toplanır ve dağılırlar iktidarın düşüncesidir.
Atatürk ne demişti; “geldikleri gibi giderler”...
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste. Ağır atın çiftesi pek olur.



