İktidardan paye kapmak için Atatürk'e ve Laik Türkiye Cumhuriyeti'ne saldırmak, hakaret etmek referans oldu.

İktidar sıkıştığı zamanlarda sorumluluğu "dış güçlere" havale etme kurnazlığını hep kullanagelmiştir ve kullanmaya da devam etmektedir.

Kim bu dış güçler?

Atatürk'ün önderliğinde birleşen Anadolu halkları (Atatürk, bu halklar topluluğunu "Türk Milleti" diye tanımlar) işgalci emperyalist güçler ve bunların içerdeki işbirlikçilerine karşı ulusal kurtuluş savaşını kazanmışlardır. Emperyalizme karşı kazanılan bu zafer dünyadaki tüm uluslara örnek olmuştur. Sözümona tarihçi geçinen sarayın soytarısı fesli tarihçiler, ısmarlama tarih yazma seferberliğine girseler de gerçekler ortadadır. İşte "dış güçler" denilen Emperyalizm, Kurtuluş Savaşı’nın rövanşını almak için artık cephe savaşları yerine işbirlikçi iktidarlarla bu işi yürütüyorlar.

İktidar ve yandaşlarının hedefi Laik Cumhuriyeti yıkarak yerine şeriat rejimini getirmektir. İşte Emperyalist güçler için bu bulunmaz bir fırsattır.

Kurtuluş Savaşı'nı kazanıp 9 Eylül’de son Yunan askeri İzmir'de denize döküldüğünde Atatürk, "Esas savaş bundan sonra başlıyor, ekonomik bağımsızlığımızı da kazanıp bilim yolunda savaşacağız," demiştir.

Bilim ve sanatın olduğu yerde bağnazlık, gericilik yaşayamaz. Laiklik karşıtı, şeriatçı güçler bunun bilincinde oldukları için halkın din duygularını istismar ederek bilimsel eğitimi her fırsatta baltalamaya ve kendilerince dini eğitimi iktidarlara dayatmışlar ve bugünlere gelinmiştir.

1946'larda başlayıp, Menderes iktidarı ile taban oluşturulup, AKP iktidarı ile de son aşamaya gelinen şeriat uygulamalarını izlemekle yetiniyoruz. İşte bu dış güçler dedikleri güçlerin desteği ile Türkiye'yi bir sığınmacı yuvasına dönüştürdüler.

Tarihe bir bakalım; Kurtuluş Savaşı'nda işgalciler ve saltanat yanında Kuvvayi Milliye’ye (Ulusal Kuvvetler) karşı kimler savaşmıştı, isyanlar çıkarmıştı hatırlayalım. Şeyhler, müritler... Ve Atatürk onun için demiştir ki, "Türkiye şeyler ve müritler ülkesi olamaz".

Tarikatlar devletin her kademesine kök salıp yerleştiler, Atatürk ve Laik Cumhuriyete hakarette yarışır oldular. Okullara imamlar atanmaya başladı.

Bir ülkenin ne olduğunu görmek istiyorsanız, eğitim sistemine, bilim ve sanata verdiği değere bakmanız yeterli.

Türkiye bir açık hava cezaevine döndü. Okul, fabrika değil, cezaevi ve cami yapmakla, İmam-hatipler açmakla övünür olduk. Bilim insanları, sanatçılar ülkeyi terk ediyorlar. Aydınlar, gazeteciler uydurma suçlarla, yalancı tanık ve kumpaslarla hapislerde yatıyor.

Sığınmacıların sayısı ülke güvenliğini tehdit edecek boyutlara geldi. Milyonlarca cihatçının ne işi var? Bunun söyleyenleri ayrımcılıkla suçluyorlar. Diyanet görevlisi Halil Konakçı diye birisi çıkıyor, "Hatay, bir Arap şehridir. Hatay Türkiye’ye bağlanınca ezan yasaklandı. Hatay Fransa’ya bağlı iken durumu daha iyiydi," diyebiliyor ve yargının gıkı çıkmadığı gibi, iktidar da sahip çıkıyor.

Diyanet’in hutbelerde Atatürk ve laikliğe karşı hakaretleri saymakla bitmez. Üstelik cuma hutbelerini eleştirenlere Ali Erbaş, "Yobaz" diyor.

Bu ülkenin çağdaş, demokrat insanları, sivil toplum örgütleri, başta ana muhalefet partisi olmak üzere tüm sol partiler (sağ partiler bugünkü ortamın oluşmasından birinci derecede sorumludurlar, onları saymıyorum); suskunluğun, alışılmış sözcüklerin ötesinde artık demokratik haklarınızı kullanma zamanı.

Hatırlayalım; Erbakan Hoca ne demişti: "Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?"

Recep Tayyip Erdoğan;

Minareler süngü kubbeler miğfer

Camiler kışlamız müminler asker

Bu ilahi ordu daha ne bekler

...

Durum, özetle budur. İş işten geçtikten sonra ağlamak kâr etmez. Sonra "atı alan Üsküdar'ı geçer".