
Her şey ve hepimiz yıldız tozuyuz.
İlkini Covid döneminde yazmıştım.
İlk duyduğumda, kalıcı kolostomiyi (karına açılan bir delikten dışkılamak) bile göze almıştım.
İlk kemoterapimi alana kadar bana eş dost tarafından gönderilen ebegümeci türünden iğrenç tadı olan garip şeyleri yutmak için yegâne gerekçemi oluşturmuştum. Zeki Alasya–Metin Akpınar’ın oynadığı ve hasta Zeki Alasya’nın ölümcül hastalık sebebiyle bir türlü ölmediği, bu sebeple aşağılık sermaye sınıfının her geçen gün için kaybettiği büyük meblağlarda paralar için zeki Alasya’ya kadar bir sürü kişiyi öldürttüğü şaka yapma filmi bana ilham oldu. O filmde Zeki Alasya’nın annesinin ona zorla yedirdiği reçine gibi şey her ne ise, ben de çok acı, tatsız şeyi o ilhamla diktim kafama. O şişelerin bir de üstünde “Sağlık Bakanlığı onaylı” yazıyor. Bakanlık hangi karşılaştırmalı araştırma sonucunda bu içeceklere onay veriyor, anlamış değilim. Tek aklıma gelen, aralarındaki para ilişkileri.
Sinema faslı açılmışken kanser hastalarının yaşadıklarına dair iki film izledim ve önereceğim: Birincisi, efsanevi oyuncu Yıldız Kenter’in oynadığı Hanım filmi. Mistik yanları ağır bassa da insanın yüreğine dokunan o hassas hayvan sevgisinin ağırlığını hissettiren sahneler filmi eşsiz kılıyor.
Diğeri ise, yine efsanevi oyuncu Menderes Samancıların oynadığı Babamın Kanatları. Film, ulusal bir sorunu o kadar profesyonelce, sınıfsal bir pencereden sunmayı başarmış ki, aldığı ödülleri hak ediyor. Film, en özet haliyle bir kanser hastası inşaat işçisinin alacaklarını alamayıp çalışmaya devam etmesi ve bundan dolayı tedavi alamaması üzerine inşa edilmiş.
Opere olmaya yakın zamana kadar çalıştım ve aklıma gelen, acile sırf rapor almak için gelenlere, “Ben de kanser hastasıyım ve çalışıyorum” demekti. Daha denemedim bunu.
Namus denen şey makattan giren şey ise, bende ona dair bir şey kalmadı. ![]()
![]()
Giren plastik mi desem, boru mu desem, demir mi desem, sıvı laksatif mi desem, parmak mı desem, girmeyen şey kalmadı.
Bu hastalığa karşı moral ihtiyacı olduğunu düşünerek ilk aklıma gelen şey kilo vermekti. Ne de olsa kalınbağırsaklar 2 buçuk, 3 kilo civarında olacaktı. Kemoterapi de cabası.
İlk tanı konması ile piyasanın arzı endam ettiği şekilde alanında uzman, tecrübeli hekim arayışına girdim. Birkaç sağlık WhatsApp grubunda paylaştığım durumuma çok sayıda cevap geldi. ‘Geçmiş olsun’ dileklerinin yanında hekim önerilerinin, hatta bireysel yardım talepleri beni en çok duygulandıran, kalbimin güm güm atmasına sebep olan durumdu.
Kemoterapi aldığım günlerde bunu şu şekilde formülize ettim. Kanserle savaş bir slogan ise bu formülasyon da geçerli olabilir.
Bir uçak gemisi tek başına hareket etmez. Önünde korvet, kruvazör, arkasında destroyer, yanlarında hücumbotlar, firkateynler, altında denizaltılar, güvertesinde onlarca uçak, helikopter ile hareket eder. Kemoterapik ilacın da uçak gemisi, yani ağır abi olduğunu varsayarsak, önden gelen alerji ilaçları, şeker yükselmesini önleyen ilaçlar, mide koruyucular, bulantı-kusma önleyici ilaçlar, ağır abi geçtikten sonra yine bu ilaçlardan birkaçı, ağrıkesiciler ve en son gelen yıkama. Aynı uçak gemisinin hareketi gibi içimden geçti kemoterapi donanması.
Bir mesai arkadaşım ille “Ne var ne yok, anlat bi’şeyler,” diye soruyordu. Ben de, “Peki,” dedim, başlattım anlatmaya. “Dün,” dedim, “kemoterapi aldıktan sonra eve dönerken çok midem bulandı, yol kenarına oturdum, asfalta kocaman bir iz bıraktım. Ertesi gün oradan geçerken o iz hâlâ duruyordu.”
Kalınbağırsak kanserlerinde beslenme şekli çok dillendirilir; işte “şunu yeme, bunu içme” şeklinde.
Kola, sevdiğim bir içecektir. Eve bir kez aldım içmek için, annemle babam başladılar birlikte, “İçme oğlum, zararlıdır” muhabbetine. “Ben de aylardır içmiyorum zaten” derken annem elinde bir bardakla yüzünde tatlı bir tebessüm, geldi doldurdu kolayı, içti. Afiyet olsun.
Yoldaşlar hasta ziyaretine gelmişler, “Bir görelim istedik,” dediler. Ben onların ağzından “ölür mölür bu adam, sonra göremedik demeyelim” diye esprimi yaptım. Erken ayrılırlarken, tabii mazeretlerine binaen ben de, “Hasta ziyareti kısa olurmuş,” diye durumu idare ettim.
Kola ya da abur cuburlara ben nerdeyse hiç para verip almam. Eve alınırsa da çocuklardan kalanları içerim ya da yerim. Hastanede nöbetteyken bir tanıdık 1 litre kola getirmiş, ben de bebek sever gibi ninniyle kucağıma alıp doktor odasına giderken bir hemşire kucağımdan aldı bebişi, “İçme, sana zarar,” diye. “Atın ölümü arpadan olsun,” diye itiraz ettim ama nafile.
Bir sabah nöbete gelmişim, dolabı bi’ açtım, iki buçuk litre kola ve aynı ebatta gazoz. Laan tahrik mi ediyonuz adamı? ![]()
![]()
![]()
Genetik testim pozitif çıktı.
Şu Hollywood filmlerine inat genetik bozukluklar sadece hastalık yapıyor. Burada fakültedeki çok kıymetli pediatrik nefroloji hocamızı anacağım. Travma dışındaki tüm hastalıkların genetik zemini olduğunu beyan etmişti.
Sonra geldik ameliyat evresine. Ameliyatta hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Ama sonrasında, hele o burundan sokulup mideye kadar inen nazogastrik sonda beter bir şey. Sizi fiziken, siyaseten, felsefi olarak boyun eğdirecek yegâne şey, o meret nazogastrik sonda.
Sonra operasyon sonrası doktor vizitleri... “Öğle saatlerinde hocamız sizi tekrar değerlendirecek,” diyor asistan hekimler ve hemşireler. Bekle babam bekle, saat 15.00 yok gelen giden, saat 16.00, saat 17.00 oluyor, gelmiyor doktorum. Anca 19.00’dan sonra gelip vizit yapıyor hocamız. Gece yarısı 01.00’de bile gelip vizit yaptığı oluyordu. Ben karnımdan en az beş yerden delinmişim, safrakesem ve tüm kalınbağırsaklarım alınmış, yani en ağır ameliyatlardan birini olmuşum, “Hocamızın evi yok mu, çoluğu çocuğu, eşi yok mu, onlara ne zaman vakit ayırıyor,” diye dertleniyorum. Dumur hali bu olsa gerek.
Ameliyattan sonra tek bakiye kalınbağırsakların görevi olan su tutma işinin artık yapılamaz olmasından dolayı wc’ye çok gitmemdi. Ben de bunu eşe dosta “wc’ye yakın olmak, zorunluluğum” olarak formüle ettim.
Bir arkadaş hal hatır soruyor, ben de “Kalınbağırsaklarım alındı,” diyorum, o da bana “Nasıl olacak o zaman?” diye soruyor, ben de “Kalanlarla idare edecez!” diyorum.
En bamteli, sağlığın ücretli bi’şey olması. Bu öteden beri böyle ve nerdeyse herkes alışmış ve sorgulanmıyor bu durum.
Gelelim teşekkür evresine. Bu yazıyı okuduktan sonra da gelecek olan ‘geçmiş olsun’ları pas geçmek zorunda olsam bile yazacam bunu:
İlk duyduğu andan itibaren tarafıma doktor randevusu alma da dahil çok yoğun bir çabaya giren dostlarıma, yazıda bahsettiğim tanıdık doktor öneren meslektaşlarıma, tanı koyan çok değerli hekim meslektaşlarıma, tedavimi planlayıp uygulayan hocasından uzman hekimine, asistanına, hemşiresinden personeline, kemoterapik ilacıma ulaşmamı sağlayan eczacı dostuma, ama sık sık arayıp sesimi duymak isteyen, o konuşmalarda “kurban olurum” diye sevgisini belirten akrabalarıma, ama WhatsApp’tan geçmiş olsun dileklerinin yanına bir de maddi yardım teklifinde de bulunan dostlarıma, ameliyat öncesi ve sonrasında ulaşım için lojistik destekte bulunan dostlarıma, ameliyat öncesi kan ihtiyacı olabilir diye âdeta çırpınan, koşturan tanıdıklarıma, yine ameliyat öncesi üzerimizdeki maddi yükü elinden gelebildiğince azaltmaya çalışan hastanedeki yoldaşıma, elinden gelen anca budur diyebileceğim dostlarımın Facebook gruplarında binlerce kişiye benim için dua ettiren yine adlarını buraya sığdıramayacağım dostlarıma, beni görünce “sizi gördüm, daha iyi oldum” diyen dostlara, bana “sen çok güçlüsün, bunu da atlatırsın” diyenlere, uzun zaman sonra görüp de “sizi iyi gördüm” diyerek moral depolamamı sağlayan kimselere, samimiyetle sarılan meslektaşlarıma, maddi olarak büyük bir meblağı karşılayan anneme ve babama, her gördüğünde ‘geçmiş olsun’larını eksik etmeyenlere, belki aklımda kalmayan arayanlara, yine de unuttuklarımdan özür dileyerek ve belki de en çok “hastalıkta-sağlıkta” sözünün hakkını fazlasıyla veren, tedavimden ameliyatıma kadar her anımda yanımda olan, beni hiç ama hiç yalnız bırakmayan eşime teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunarım.
Fahri Arslan
Faxri078@gmail.com


