
Bir halkı halk yapan nedir? Resmi ağız ya da ilkokul-ortaokul seviyesi bilgiler, işte “bir milletin millet olarak kendisini hissetmesi için dil birliğinin, tarih birliğinin ve coğrafya birliğinin olması gerektiğinden” bahseder. Doğru yanları olmakla birlikte bu tarif, sıklıkla milliyetçi-şoven söylemlerle kitlelerin zihnine zerk edilegelmiştir. Ben bu yazıda, halkı halk yapan ya da yapamayan olguları tartışacağım başka bir açıdan.
Anadolu topraklarının gelenekselleşmiş kültürünün kaynağı –biraz etnik ya da mezhepsel bir tarif olacak gibi ama– bence Aleviliktir. Kültürün en önemli ayağı olan, daha doğrusu kitlelere mal olmuş türü, türkülerimizdir. Deyişlerdir. Anadolu topraklarına dışarıdan bir gözle bakan objektif bakış açısının ilk göreceği şeyler ya da ilk duyacağı, bu alevi deyişleridir. Karacaoğlan’dır, Pir Sultan abdaldır, ozanlarımızdır, Dadaloğlu’dur, Köroğlu’dur. Bu ozanların eserlerinin en önemli vurgusu, egemenlerin tasarruflarına itirazdır. Hemen hepsinin alevi ezilmişliğinin, direnişinin, adalet duygusunun türevi olduğunu düşünüyorum. Bu eserleri günümüze taşıyan Muharrem Ertaş, Âşık Veysel, Neşet Ertaş, Mahsuni Şerif bu kuşağın modern temsilcileridir.
Karşıt demeyeceğim ama alternatif olarak sunulan Sünniliğin kültür-sanat alanına katkısı Divan Edebiyatı çerçevesinde şekillenmiştir. Bunun muhteviyatı ise ekseriyetle mutluluk, sefa, dini imgelere övgü ve sevgi sunma temellidir.
Egemenlerin her zaman kitleleri sömürüye ikna etme yöntemlerinden olan sanatın ihtiyacını karşılayacak bir muhteviyattan bahsediyoruz.
Divan ya da tasavvuf edebiyatı, kaba bir tabirle, çiçek, böcek, bahçe güzellemesinden ibarettir.
Bu iki sanat türünün kitle kabulüne gelir isek, alevi deyişler ve türküler, saf işinde gücünde Anadolu insanında yer etmiş iken, diğer taraf daha çok saray etrafında kabul görmüş kitlenin sanatıdır. Sünni kitlenin bir kaynağı saray erkânı iken, diğer kaynağı ise asimile olmuş alevilerdir. Ve asıl yığını bu oluşturur. Düşünün, 600 yüzyıl bu topraklarda egemen olanların ne kadar baskıcı olduklarını. “Şalvarı şaltak Osmanlı/ Eğeri kaltak Osmanlı/ Ekende yok biçende yok/ Yemede ortak Osmanlı” dizeleri ne anlatıyor?
Tüm bunların dışında özgür iradesiyle kendi mezhebini seçenler tabii ki olmuştur, lakin bu ihmal edilebilir düzeydedir, konunun istisnasını oluşturur ve bu düzeyde bir bilimsel tartışmanın konusu değildir.
Bilimsel gerçeklik ise şu şekildedir:
Güç etrafında yardakçılık yapmak ya da zulme boyun eğmek ile halk olunmaz. Halk, Aleviliktir. Etnik bir Alevilikten bahsetmiyorum. Bu topraklarda temeli olan iyiliğin, güzelliğin, yaşam sevgisinin, kötülüğe ve sömürüye cephe almanın ve nihayetinde insanı merkeze almanın felsefesidir benim nazarı celbimdeki Alevilik. Divan Edebiyatı’nda ya da tasavvuf felsefesinde bunları bulamazsınız.
Diğer kültürel konumuz ise, günümüze hitap etmektedir. Okur ya da şahsımı tanıyanlar, benim popüler olan ile sorunum olduğunu bilir ya da bu yazıda öğrenmiş olacaklar.
Hemen herkes şiveli konuşmayı sever; daha doğrusu şiveli konuşmayı dinlemeyi sever. Hele bu bir de bir ezginin konusu olsun, yeme de yanında yat. Öyle ki televizyon dizilerinden You Tube videolarına kadar hemen her yerde karşımıza çıkar bu durum. Sözkonusu olan ve benim tartıştırmak istediğim, Karadeniz şivesidir. O kadar popüler ki, Karadeniz şivesiyle çekilen filmler ya da şarkılar türküler, o hengâme arasında çok önemli bir şey unutuluyor: Bir dil yok oluyor. Lazca ilk dinlediğim türkü, Grup Yorum’un “Avlaskani Cuneyli” türküsüydü. Belki onun dışında tamamen Lazca bir türkü bilmiyorum. Bu benim eksikliğim mi?
Yoksa piyasa belirleniminde, ne daha çok para getiriyorsa, yani ne popüler ise o prim yapıyor. Hâlâ yok mu Lazca türküler? Var ama aramanız lazım öyle açıp radyoyu ya da başka bir müzik kanalını; rasgele dinleyebileceğiniz bir şey değildir Lazca. Popülizm ve piyasa göz göre göre bir dili öldürüyor. Şiveli türküyü zevkle dinleyen nerdeyse kimse Lazca bir dil olduğunu aklının ucundan bile geçirmiyor.
Ama mesela Kürtçe için en azından kısa vadede böyle bir yok olma tehlikesi altında değil.
Ben bunun çözümünün siyasallaşmaktan geçtiğini düşünüyorum. Kürtler siyasalaşabildikleri ölçüde dillerini korumayı başardılar. Darısı Karadenizli yurttaşlarımızın başına diyorum ve tüm okurlarıma tez zamanda siyasallaşma tavsiyesinde bulunuyorum.
Faxri078@gmail.com



