
Leyla Dinç, geçtiğimiz ay yayımlanan Sessiz Umutlar romanında bizi, modernitenin en kritik sorularından biriyle baş başa bırakır: Bir insan, bir başkasının hayatında ne kadar yer kaplayabilir?
Romanın başkarakteri olan Ela'nın gurbet ve aidiyet arasındaki gelgitleri, metnin yüzeyinde bir yolculuk hikâyesi gibi görünse de, derinlerde insan ruhunun o tekinsiz çatlaklarına işaret eder.
Romanın en muammalı figürü Nermin, Ela'nın hayatına ansızın dahil olur ve aynı anlamsızlıkla bir anda ortadan kaybolur. Bu aniden beliren ve ardından ihanetle –veya derin bir sessizlikle– noktalanan dostluk, metnin duygusal merkezidir aslında. Nermin'in "varlığıyla yokluğu bir" hali, gerçekte bir "öteki" tarafından onaylanma ihtiyacının nasıl bir hayal kırıklığına dönüşebileceğinin yansımasıdır.
André Gide'in meşhur kitabı Dostoyevski'de de vurguladığı gibi, insanın kendi yansımasını bir başkasında araması, çoğu zaman o aynanın kırılmasıyla son bulur.1
Yakınlık burada bir sığınaktan ziyade, aksine ihanetin mayalanacağı bir boşluk olarak kurgulanır romanda.
İçimizdeki 'yabancı'yla yüzleşmek
Ela'nın hiç bilmediği bir şehirde, tanımadığı insanların evine adım atması, metni bambaşka bir boyuta taşır. Kent, burada bireyi yutan, kimliğini anonimleştiren bir labirenttir. Hiç tanımadığın birinin kapısında durmak, kendi içindeki o meçhul "yabancı"yla da yüzleşmektir bir anlamda. Kentteki bu yabancılık ve "hiç kimse" olma hali, burada, Simmel'in metropol insanı betimlemesiyle paralellik gösterir. Simmel'e göre yabancı, "bugün gelen ve yarın giden değil, bugün gelen ve yarın da kalan", ama hep bir "mesafe mesafesinde" durandır.2
Bu belirsizlik hali, bize, yabancılığın sadece coğrafi değil, ruhsal bir durum olduğunu da gösterir. Ancak Dinç'in kaleminde bu yabancılık, bir yok oluş değil, aksine bireyin tüm yüklerinden kurtulup yeniden tanımlandığı bir "sıfır noktası"dır.
Belirsizliğin içindeki ışık
Metnin finaline doğru, o sayısız belirsizliklerin yavaş yavaş yeni dostluklara ve "can bağları"na (Maide Teyze, Ali Amca, Semra ve Fatma Hanım) evrilmesi, umudun en dirençli halini temsil eder.
Umut, burada görkemli bir vaat değil, yabancı bir elin uzattığı sıcaklığın içindeki o küçük ihtimaldir. Tam da burada, Bloch'un, belirsizliğin içinde filizlenen bu umut motifi için kullandığı "Henüz-Olmayan" kavramı çıkar karşımıza. Bloch'a göre umut, karanlığın tam kalbinde, henüz gerçekleşmemiş ama mümkün olanın peşinden gitmektir.3
Leyla Dinç'in Almina Kitap etiketiyle yayımlanan Sessiz Umutlar'ı, okuyucuya özetle şunu söyler:
En büyük ihanetler bile, bir başkasının samimiyetinde kurulan o yeni köprülerin önünü kesemez.
Kaynakça
1 André Gide, Dostoyevski, çev. Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, 1968.
2 George Simmel, Modern Kültürde Çatışma, çev. Tanıl Bora, Utku Özmakas, Nazile Kalaycı, Elçin Gen, İletişim Yayınları, 2015, 10. Baskı.
3 Ernest Bloch, Umut İlkesi, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2007.


