Leyla Dinç, geçtiğimiz ay yayımlanan Sessiz Umutlar romanında bizi, modernitenin en kritik sorularından biriyle baş başa bırakıyor: Bir insan, bir başkasının hayatında ne kadar yer kaplayabilir?

Romanın başkarakteri olan Ela'nın gurbet ve aidiyet arasındaki gelgitleri, metnin yüzeyinde bir yolculuk hikâyesi gibi görünse de, derinlerde insan ruhunun o tekinsiz çatlaklarına işaret ediyor.

Romanın en muammalı figürü Nermin, Ela'nın hayatına ansızın dahil olur ve aynı anlamsızlıkla bir anda ortadan kaybolur. Bu aniden beliren ve ardından ihanetle –veya derin bir sessizlikle– noktalanan dostluk, metnin duygusal merkezidir aslında. Nermin'in "varlığıyla yokluğu bir" hali, gerçekte bir "öteki" tarafından onaylanma ihtiyacının nasıl bir hayal kırıklığına dönüşebileceğinin yansımasıdır.

André Gide, meşhur kitabı Dostoyevski'de, yazarın yarattığı mucizeyi şu sözlerle anlatıyor:

"Kişilerinden her biri –ki sürüyle kişi yaratmıştır o–  ilkin kendi kişiliğinin değişikliklerine uyarak vardır ve bu öz, gizli varlıkların her biri kendi özel sırrı ile birlikte, bütün sorun dolu karmaşıklığı ile karşımıza çıkar."1 (s. 46)

Dolayısıyla yakınlık burada, bir sığınaktan ziyade, ihanetin mayalanacağı bir boşluk olarak kurgulanır romanda.

İçimizdeki 'yabancı'yla yüzleşmek

Ela'nın hiç bilmediği bir şehirde, tanımadığı insanların evine adım atması, metni bambaşka bir boyuta taşır. Kent, burada bireyi yutan, kimliğini anonimleştiren bir labirenttir. David Frisby, Georg Simmel için yazdığı "İlk Modernite Sosyoloğu" adlı sunuş yazısında, bu durumu şöyle özetliyor:

"Metropolde toplumsal ilişkilerin, farklılaşmamış bir tarzda kesişip iç içe geçtiği düşüncesi, aynı zamanda, Simmel'in toplum mefhumu için de geçerli olabilecek bir imgeyi getirir akla: labirent. Labirent imgesi, sadece metropolün değil, toplumun bütününün simgesidir."2 (s. 30)

Simmel'in de "Metropol ve Tinsel Hayat" adlı makalesinde işaret ettiği üzere, yabancının diğer insanlarla (komşuları, kasaba veya mahalle sakinleriyle) mekânsal olarak yakın ama sosyal ve ruhsal açıdan uzak oluşu, herkesin birbirine belli ölçülerde "mesafe" koymasıyla sonuçlanmaktadır:

"Bireyin büyük kent karşısında kendini koruması için toplumsal bakımdan aynı ölçüde olumsuz bir davranış sergilemesi gerekir. Büyük kent sakinlerinin birbirlerine yönelik bu ruhsal tavrını, biçimsel bir bakış açısından, 'mesafelilik' şeklinde adlandırabiliriz. Kasaba sakini, karşılaştığı insanların hemen hemen hepsini tanır ve herkesle olumlu bir ilişki içerisindedir; ama böylesi bir durum büyük kentte gerçekleşecek olsa, yani kişi sayısız insanla sürekli kurduğu dışsal temaslara içsel olarak yanıt verecek olsa, içsel bakımdan paramparça olur, tasavvur bile edilemeyecek bir ruhsal duruma düşerdi. Kısmen bu ruhsal olgu, kısmen de metropol hayatının üstünkörü temaslarla gelip geçen unsurları karşısında insanların haklı olarak kapıldıkları güvensizlik, bizi mesafeliliğe zorlar. (...) Biz farkına varamasak da, çoğu kez, nedeni ne olursa olsun yakın temas durumunda her an nefrete ya da kavgaya dönüşebilecek hafif bir hoşnutsuzluk, karşılıklı bir yabancılık ve tiksinme hissi de sözkonusudur."2 (s. 100-101)

Bu nedenle Ela'nın hiç tanımadığı insanların kapısında durması ve tuhaf bir belirsizliğin içine düşmesi, bize, yabancılığın sadece coğrafi değil, ruhsal bir durum olduğunu da gösteriyor. Ancak Dinç'in kaleminde bu yabancılık, bir yok oluş değil, aksine bireyin tüm yüklerinden kurtulup yeniden tanımlandığı bir "sıfır noktası"na dönüşüyor.

Belirsizliğin içindeki ışık

Metnin finaline doğru, o sayısız belirsizliklerin, yavaş yavaş yerini yeni dostluklara ve Maide Teyze, Ali Amca, Semra ve Fatma Hanım'la kurulan "can bağları"na bırakması, umudun en dirençli halini temsil ediyor. Umut, burada görkemli bir vaat değil, yabancı bir elin uzattığı sıcaklığın içindeki o küçük ihtimal aslında. Tam da burada, Bloch'un, belirsizliğin içinde filizlenen bu umut motifi için kullandığı "Henüz-Olmayan" kavramı çıkar karşımıza. Bloch'a göre umut, karanlığın tam kalbinde, henüz gerçekleşmemiş, ama mümkün olanın peşinden gitmektir:

"Mesele, Umut Etmeyi öğrenmektir," diyor Bloch; ve şöyle devam ediyor:

"Korkmanın üzerinde durur Umut, ne onun gibi pasiftir, ne bir Hiçliğe kapanmış. Umudun duyusu kendi içinden çıkar, insanları genişletir, daraltacağına. Doyamaz, insanları içedönük hedefe yöneltenin, insanların dışadönük müttefikleri olabileceğini bilmeye. Bu duyunun emeği, kendilerini, bizzat bir parçası oldukları Oluşmakta Olan'a eylemli bir biçimde fırlatan insanlar ister. (s. 19) (...) O halde, bilen-somut umut, öznel yönden korkuyu en güçlü biçimde alt eder, nesnel yönden de korkunun içeriklerinin temelden devre dışı kalmasını sağlayan en sağlam etkendir. Umudun bir parçası olan hoşnutsuzlukla beraber yapar bunu; ikisi de kıtlığa 'hayır' demekten çıkar."3 (s. 22)

Leyla Dinç'in Almina Kitap etiketiyle yayımlanan Sessiz Umutlar'ı, okuyucuya özetle şunu söylüyor:

En büyük ihanetler bile, bir başkasının samimiyetinde kurulacak o yeni köprüleri asla yıkamaz.

 

Kaynakça

1 André Gide, Dostoyevski, çev. Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, 1968.

2 George Simmel, Modern Kültürde Çatışma, çev. Tanıl Bora, Utku Özmakas, Nazile Kalaycı, Elçin Gen, İletişim Yayınları, 2015, 10. Baskı.

3 Ernest Bloch, Umut İlkesi, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2007.