Saadet Gadiri
Saadet Gadiri
Giriş Tarihi : 08-09-2019 20:05

Gaspar Noe'nin tuhaf sinema anlayışı

1900 sonrası sanat yapıtlarında iç içe geçmişlik, karmaşadan oluşan kaosvari bir bütünlük ya da bütünlüğün parçalı halleri gözlemlenir. Peki, bu anlam kaygısından dolayı mı bu kadar karmaşık, yoksa sanatın doğası gereği, yani farklılaşmasından, genişlemesinden dolayı mı böyle? Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, bu eserlerin tamamı estetik kaygısından hareketle ortaya çıkmadı. Bu eserler dönemin politik sorunları, sanatçının ruh hali veya tanıklık ettiği bir durumdan esinlenerek dünyayı algılama biçimini yansıtmak istemesinden ileri gelmektedir. Ya da verili gerçekliğin birbirini tamamladığını düşünmesiyle ortaya çıkmıştır. Peki sanat için bu karmaşa ve ucu bucağı olmayan hal gerekli midir? Doğruluğunu veya yanlışlığını tartışamamak bir yana, "iyidir" veya "kötüdür" demek de pek anlamlı değil.

Renkler ve zevkler tabii ki tartışılır, fakat 21. yüzyılda sanatın geldiği nokta tartışılıp tartışılamayacağından ziyade, midemizin ne kadar kaldırabileceğiyle alakalı olmalıdır bence. Mesela Gaspar Noe'den bahsedelim biraz; Enter the Void, Love gibi aslında tarz olarak birbirinden hiç de uzak olmayan, uyuşturucunun etkilerini anlatan ve bunu da oldukça başarılı bir görüntü yönetmenliğiyle izleyiciye sunan bir yönetmendir Noe. Renklere ve ışık detaylarına dikkat etmekle birlikte, mesajı ne kadar iyi verip vermediğini göz ardı eden ve filmde "bir mesaj olmalı mı" sorunsalı oluşturmayacak nitelikte uzun metraj filmleriyle belli bir izleyici kitlesi oluşturdu kendisine. Ancak meseleye sinemaseverlerin büyük bir bölümü açısından bakıldığında durum biraz değişiyor: Sürekli hareket eden ışıklar film boyunca yanıp sönerek gözlerinizi ağrıtabilir de, ağlatabilir de; kullanılan renklerin bulunduğu sahneler ise filmin karşısından kalktığınız anda midenizi bulandırabilir, başınızı ağrıtabilir ve "Bu zulmü neden kendime yaptım!" gibi sorularla sizi karşı karşıya bırakabilir.

Evet, Noe'nin kendine has bir izleyici kitlesi var, o da zaten hep aynı tema, fakat farklı kurgularla çıkıyor izleyici karşısına. Sözgelimi Climax filmi, ön elemelerden geçen bir dans grubunun, elemeler sırasında kendilerine sorulan soruların gerçekte onların birer "denek" olup olmadığını düşündürtürken, belirsiz bir kayıt yığını eşliğinde eski bir televizyondan veriliyor izleyiciye. Hatta bu eski televizyonun sağ ve sol köşelerinde yönetmenin sevdiği filmler de bulunuyor.

Filmin sonlarında grubun eğlendiği alanda içkilerine atılan LSD ile partinin sonlarına doğru gruptakilerin kendilerinden geçmesini ve hassas bir midenin kaldıramayacağı görüntüleri izliyoruz. Gaspar Noe ekseninden bakıldığında, kullanılan maddenin etkisi ile kullanan kişilerin kendi içinde yarattıkları şeye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Gaspar Noe bu dönüşümün son noktasını "Climax" olarak adlandırıyor. Fakat bilinçdışı gerçekleşen davranışlar alabildiğine rahatsız edici ve Türk ahlak yapısına da aykırı. Hatta Avrupa ülkelerinde de sırf bu sebepten ötürü oldukça olumsuz eleştiri alan bir yönetmen Noe.

Enter The Void filminde de aynı şekilde uyuşturucu kullanımı ve peşi sıra gelen bir dizi olaya tanık oluyoruz. Filmi izlerken bir tema arayamıyoruz, ancak "filmden hiçbir anlam çıkarılamaz" demiyorum elbette. Filmlerinde yer yer "pornografik melodram" da oluşturan yönetmen, son filmine ise hepsinden bir parça koymuş.

Gitgide daha "uçarı" ve "çarpık" bir yönelimi benimseyen Gaspar Noe'nin yaptığı şey "sanat" mıdır? Sanatın kişilerarası seçicilikten oluştuğunu düşünerek, kötü olanın da var olması gerektiğine inanıyorum. Peki, kötü müdür diye düşünecek olursak, "sinemanın yaramaz çocuğu" olarak adlandırılan ve iyi bir görüntü yönetmeni olan Gaspar Noe'nin filmleri bana göre kötünün de kötüsüdür. Evet, Gaspar Noe'ye tövbe!

Uzun metraj filmler, genelde ortalama iki saatten oluşur ve ben iki saatimi harcamayı kabul ettiğim bu aktiviteden dolu dolu, kendime bir şeyler katarak ayrılmak isterim, tema'sı olmasa dahi alabileceğim bir mesajı olsun isterim. Farklılaşmak adına yapılan bu tarz filmlerinden arkama bakmadan kaçarım. Sanatın insanın ruhuna dokunan bir yanı olduğunu düşünürüm, midesine değil. Yani sanat, kader kısmete değil, düşünceye dayanır diyorum. Gaspar Noe'nin de elbette bir düşüncesi var, elbette ki her düşünce herkese hitap edecek diye bir kaide de yok. Fakat sanatın ince bir tarafı vardır, olmalıdır, ki bu taraf "artifact" halinde bile hissedilebilmelidir. Tabii ki bu hissi yönetmen iyi bir açı ile verebilmelidir ki seyircide alabilsin. Bu hissi verebilmek için özellikle artifact'lar yaparak bunun içinde boğmamalı seyirciyi. Bu boğulmalar modern sanat olarak nitelendiriliyorsa eğer, biz hepimiz yönetmeniz. Kısa, orta, uzun metraj fark etmeksizin hepimiz modern sanat alanında üstün başarılar gösteren yönetmenleriz üstelik!

1900 ortaları ve sonrasında ortaya çıkan eserlerin büyük bölümünde, realizmden uzak, biraz daha ütopik bir kapının aralandığını görüyoruz. Tüm bu anlamsızmış gibi duran, imgelerle, sürrealizmle, kübizmle ortaya çıkan eserlerin hiçbiri sanat niteliği taşımıyor diyemeyiz. Otomatik Portakal'da neredeyse filmin tamamında şiddet ve cinselliği çağrıştıracak imgeler vardı, aynı zamanda farklı ve detay noktaları ile göndermeler de içeriyordu; ancak toplumsal nitelik taşıyordu. Stanley Kubrick bireyin özgürlüğüne, ikiyüzlülüğüne toplumun perspektifinden başarılı bir şekilde bakmış ve Gaspar Noe'nin yapamadığını yapmıştır.

Murat Menteş'in 'Antika Titanik'i

Sanat, yaratıcılık ile harmanlanan, yeni bir söyleyiş dili kuran karşılıklı anlaşma biçimidir bana göre. Modern sanatın ana ekseninde bu öğelerin de yer alması gerekmez mi? Peki bu nasıl "becerilemez" veya yanlış yapılır, şimdi onu göstereceğim size.

Murat Menteş okumayı sırf kullandığı karakter isimlerinden dolayı severim. Onun dilinde karakterlerin isimleri, onların kaderlerinden birer ipucudur. Kitaplarını ve yazılarını severek takip ederim, fakat Murat Menteş herhangi bir yazısını, kitabını bana ikinci defa okutamamıştır, bu da işin başka tarafı. Bu duruma çok içerlemediğinden de eminim.

Menteş’in son çıkan kitaplarından olan Antika Titanik'i eğlenerek okudum diyebilirim. Kitabın kapak tasarımını yapan isim ise Hakan Karataş'tır. Hakan Karataş'ın çizimlerini de çok severim, hatta "çizerliğin raconudur kendini kötü çizmek" cümlesi oldukça ironik ve çekici geliyor bana. Fakat Antika Titanik'in kapak tasarımı konusunda olumlu bir şey söyleyemeyeceğim.

Enter the Void filminin afişiyle o kadar çok benzerlik taşıyor ki görmezden gelemiyorum. İkisinde de binayı andıran bir yapı ve bu yapının üzerinde gözü yoran renkler var. Hatta kitap ve yazar ismi bile tıpkı Enter the Void da olduğu gibi, ancak farklı bir dizaynda hazırlanmış. Bunun yanında kitabın kapağında başka imgeler ve cümleler de mevcut tabii ki; Enter the Void filminin afişi Menteş'in kitabının kapağına göre daha sade olmakla birlikte bu sadeliğiyle karmaşanın var olduğu izlemini uyandırırken, Karataş'ın kapak tasarımında ise "abartılmış" bir karmaşa gözlemleniyor. Daha da kötüsü, kapaktaki imgeler bağırarak "bu kitabın türü polisiye" diyor.

Bir de, filmdeki motiflerin kitapta da kullanılıp kullanılmadığını sorguladım. Tekrara düşmek olarak gördüğüm bu durumu, sanatın yahut modern sanatın kapsamının dışında görüyorum. Hem edebiyatta, hem de sinemada...

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  •   Takım P O
  • 1 Alanyaspor 12 4
  • 2 Çaykur Rizespor 8 4
  • 3 Fenerbahçe 7 4
  • 4 Denizlispor 7 4
  • 5 Galatasaray 7 4
  • 6 Gazişehir Gaziantep 7 4
  • 7 Yeni Malatyaspor 6 4
  • 8 Trabzonspor 6 4
  • 9 Konyaspor 6 5
  • 10 Sivasspor 5 4
  • 11 Antalyaspor 5 4
  • 12 MKE Ankaragücü 5 4
  • 13 Göztepe 5 5
  • 14 Beşiktaş 4 4
  • 15 İstanbul Başakşehir 4 4
  • 16 Kayserispor 2 4
  • 17 Gençlerbirliği 1 4
  • 18 Kasımpaşa 1 4
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA