Mehmet Ferah
Mehmet Ferah
Giriş Tarihi : 30-04-2020 01:53
Güncelleme : 30-04-2020 03:14

“Onlar her yerdeler, çoğalarak ölüyorlar...”

"Ayışığı düşmedi henüz suya, vakit var biraz daha.  Nefes kadar kıymetli, bir o kadar da sınırlıdır hayallerimiz..."

Sayıklıyordu. Anlamsız cümleler dökülüyordu ağzından. Dudakları bembeyaz olmuş, kenarlarının bir kısmı da kabuk bağlamış yaralarla çevriliydi. Son günlerde daha sık sayıklıyordu. Söyledikleri anlaşılmasa da yanı başında nöbet tutan iki ihtiyar, evlatlarının sesini duymak için dikkat kesiliyorlardı. En azından beyninin hâlâ çalışmakta olduğunu bilmek, onlar adına ümit verici bir durumdu.

Bir kaşık kayısı hoşafını ona içirmek için türlü uğraşlar veren kadının alnından boncuk gibi terler boşalırken, mırıldanarak dualar okumaya çalışan adamın çakır gözleri kan çanağına dönmüştü. Hasta oğlunun inlemelerini, sayıklamalarını duydukça gözlerinden süzülen yaşları karısına göstermemek için başını önüne eğiyordu. Bulunduğu yerden evladının ne halde olduğunu iyi göremiyordu, ama hissedebiliyordu. İpince ve upuzun bir iğnenin yüreğinin tam orta yerine ağır ağır sokuluşu gibi bir şeydi onun hissettiği, acıtan, sızlatan ve hiç bitmeyen.

Kadının lal olmuş dilinden dökülememiş her sözcüğü anlayabilecek kadar uzun ve sevgi dolu bir ömür yaşamışlardı birlikte. O konuşamasa da söylemek istediklerini gözlerine bakınca anlayabiliyordu. Sırf bu yüzden son zamanlarda göz göze gelmek istemiyorlardı... Çünkü her ikisinin de gözlerinde acı ve çaresizlikten başka bir şey yoktu artık.

Avurtları çökmüş suratının ortasında bulunan iki küçük delikten güçlükle nefes almaya çalışan delikanlının vücudunun hiçbir yerinde uzun zamandan beri en ufak bir kıpırdama görülmüyordu. Kadının takatsiz kolları, önünde uzanan kaskatı olmuş bedeni eskisi gibi kımıldatamıyordu. Bu yüzden de oğlunun havayla temas etmeyen sırtındaki çürükler giderek çoğalıyordu. Yayılan kötü kokulara alışmışlardı. Zaten adamın burnu koku almıyordu. Yıllardan beri işlevini birer birer yitiren organlarına burnu da dahil olmuştu. Felçli bacaklarının üstüne örtülü eski battaniyenin adamın ayaklarına yakın kısımları lime lime olmuştu. Sol ayağının önüne doğru yayılan koyu kahverengi sıvı, oturduğu tekerlekli sandalyeyle delikanlının uzandığı sedirin arasında küçük bir gölet oluşturmuştu. Kadıncağızın evladından başka bir şeyi görmeyen gözlerinin bu birikintiyi görmemesi normal karşılanabilirdi belki, fakat etrafa yayılan ve alıştıkları diğer kokuları bastıran bu kokuyu ayırt etmemesi imkânsızdı.

Battaniyenin ön tarafında zaman zaman kıpırdanmalar oluyordu. Kadın tüm gördüklerini yorgun ve yaşlı gözlerinin aldanmasına yoruyordu. Ama bir süre sonra gördüğü iki küçük siyah göz, kadının birdenbire yerinden sıçramasına neden oldu. Tekerlekli sandalyenin altını göstererek, konuşamadığı için böğürtü halinde ve avazı çıktığı kadar çığlık atmaya başladı. Karısının yükselen sesi adamı bir hayli korkutmuştu. Bulunduğu çaresizliğin içerisinde adamcağız altını pislettiğinin farkında olmasa bile tahmin etmesi zor değildi. Bu durumuma yol açan şey her neyse daha ürkütücüydü mutlaka. Çığlığın nedeninin pislik olduğunu düşünmüyordu, çünkü uzun zamandan beri sık sık altına kaçırıyordu. Karısı onun bu durumuna alışkındı. Birkaç dakika içinde sakinleştiğinde, kocasına gördüklerini bin bir güçlükle, el yordamıyla anlatabilmiş, durumun vahametini öğrenen yaşlı adam da dehşete düşmüştü. Kadın tekerlekli sandalyenin kollarını kavrayıp hızla geriye doğru çektiğinde ortaya birbirinden çirkin iki lağım faresi çıktı. Fareler hiç istiflerini bozmadan, oldukları yerde âdeta donmuş bir vaziyette, meydan okurcasına kendilerine doğru bakıyorlardı. Kaçmıyorlardı, korkmuyorlardı da. Kısa bir süre sonra harekete geçerek yine koyu kahverengi sıvının oluşturduğu göletin orta yerindeki küçük bir et parçasını kemirmeye devam ettiler. Kadıncağız odanın kenarındaki kömür sobasının yanında duran maşayı kavrayıp onlara doğru fırlatana kadar hiç istiflerini bozmamışlar ve ayrılmamışlardı bulundukları yerden. Adam farelerin kemirdiği tuhaf parçanın nereden geldiğini düşünürken, kadın onun ne olduğunu çoktan fark etmişti bile.

Kadının bakışları artık bir insanınkilere benzemiyordu. Giderek yükselen feryatları odanın içerisinde yankılanırken, sesini yalnızca elinden bir şey gelmeyen kocası duyabiliyordu. Adam çaresizce sandalyesini hareket ettirmeye çalıştı, ama gücü yetmeyince acı dolu gözlerle etrafına baktı. Kendini savunmak için uzanabileceği bir eşya aradı, bulamadı. Hiçbir şey yapamıyor olmasının verdiği üzüntü okunuyordu yüzünden. Alt dudağını öyle bir ısırmıştı ki, çenesinden aşağıya doğru kan süzülüyordu şimdi. Öne doğru da eğilemeyen adam sağ ayağının topuğunun yokluğunu bile hissedemiyordu.

"Onlar her yerdeler, çoğalarak ölüyorlar..."

Delikanlının hırıltılı sesini duyan kadın bakışlarını kocasının kanamakta olan ayağından oğluna doğru çevirdi. O kısacık süre, bir nebze de olsa yaşadığı şoku üzerinden atarak kendini toparlayabilmesine imkân tanımıştı. Aceleyle sobanın üzerindeki demir askılıkta asılı duran temiz çamaşırlardan birini eline aldı ve düzgün bir şekilde yırtarak kocasının topuğunu sarmaya çalıştı.

Kanı durdurabilmek için bir parça bezi, onun zayıflıktan derisi kemiğine yapışmış dizkapağının altından sıkıca bağladı.

"Fareler! Bak işte oradalar!"

Kolunu var gücüyle sıkan kocasının işaret parmağıyla gösterdiği yerde ikisi kedi iriliğinde, dört beş tane de onların yarı boyunda olan lağım fareleri duruyordu. Öndeki iri farelerin ağızlarının kenarında kabaran kırmızı baloncuklar vardı. Yalpalayarak yürüyen bu fareler biraz önce adamın topuğunu parçalayanlara benzemiyorlardı, onlardan çok daha çirkin ve ürkütücüydüler. Kapının eşiğini geçmek üzere olan farenin gözlerinden biri yuvasından fırlamıştı; ıslak derisi yer yer soyulmuş ve soyulan kısımlarda pıhtılaşan kanın üzerindeki kir, topaklaşarak sırtında hörgüçler oluşturmuştu.

Güçlükle eşiği geçen fareye savuracak bir şey bulabilmek için etrafına bakındı kadın. Duvara dayalı çalı süpürgesini almak üzere tekerlekli sandalyenin yanından ayrıldığında farelerden iri olanları biraz önce diğerlerinin kemirdiği et parçasına doğru yanaşmışlardı. Çalı süpürgesini yerinden kaldırdığında muhtemelen doğururken ölmüş bir farenin leşinin etrafını saran neredeyse bir düzine tüysüz yavru, sağa sola kaçışmaya başladı. Çıkarttıkları tiz sesler kulaklarını tırmalarken kadının hali içler acısıydı. Dört bir yanı gençken görmeye bile tahammül edemediği yaratıklarla kuşatılmıştı.

Oğlunun uzandığı sedirin altından çıkıp yukarı tırmanmaya çalışan fareleri görür görmez, kendisinden beklenmeyecek bir cesaret ve çeviklikle harekete geçti. Hareketlerini bilinçli değil, tamamen içgüdüsel bir şekilde yapıyordu. Düşünemiyordu, dört bir yanı bir anda ortaya çıkarak kendisine saldıracakmış gibi bakan yaratıklarla kuşatılmışken aklına yapabileceği hiçbir şey gelmiyordu. Elindekini önce sedirin etrafındakilere vurmaya başladı. Birkaç tanesi havada savrulduktan sonra duvara çarptı, koyu kırmızı kanları duvarın bembeyaz boyasının üzerinden aşağıya doğru süzüldü. Diğerleri sağa sola kaçışırken ortadaki birikintinin içinde olanlar hiç kımıldamamışlardı bile. Var gücüyle süpürgeyi onların üzerine indirince iğrenç sıvının suratına sıçraması midesini bulandırmış öğürtü nöbeti geçirmesine neden olmuştu.

Kusamıyordu, midesi bomboştu çünkü. Ağzına lokma koymayalı kaç gün olmuştu, hatırlamıyordu.

Nihayet tehlikeyi kısa süreliğine de olsa bertaraf etmişti. Nefesini kontrol ederek toparlanmaya çalıştı. Farelerle boğuşurken kocasının sesini hiç duymamıştı. Yanına yaklaştı. Hareketsiz bir vaziyetteydi ve çoğu zaman olduğu gibi yine başı önüne eğikti.

Etrafı bir kez daha kontrol etti. Ortalıkta herhangi bir kıpırtı görmeyince yaşlı adamın önüne geçerek eğildi. Endişe ve korku içinde, onun yüzüne bakmaya çalıştı. Adamın suratı göğsüne yapışmıştı âdeta. Avucuyla çenesine dokundu, yukarı doğru kaldırdı. Elini çektiğinde başı tekrar göğsünün üzerine düşerek aynı şekli aldı. Nefes almıyordu. Gözleri sımsıkı kapalıydı ve onun mavi gözlerini bir daha göremeyecekti artık.

Gözlerinden akan yaşlar suratında kurumuş olan kana karışıp boynuna doğru süzülüyordu. Bitkin hissediyordu kendini, tek dayanağını yitirmiş olmanın üzüntüsüyle olduğu yere çöktü. Ne kadar zamandır o şekilde kaldığının farkında değildi. Pencereye ilişti gözü. Evlerinin önündeki çınar ağacına vuran ayışığından gece yarısının çoktan geçmiş olduğunu anladı. Ayakları uyuşmuştu. Tekerlekli sandalyenin kolundan destek alıp doğrulmaya çalıştı. Baldırında şiddetli bir acı hissetti bir süre sonra, acıyan yere dokunduğunda ise elinin ıslandığını.

Oğlunun yanına giderek sedirin kenarına ilişti. Akan kanı durdurmak için hiçbir şey yapmadı. Vebadan daha beter bir durum varsa, onun da vebayı bulaştıran farelerin saldırısına uğramak olduğunu düşündü. Hastalanarak ölmenin parça parça eksilerek ölmekten bin kat daha iyi olduğunu yaşayarak öğrenmişti. Daha fazla dayanamayacak, kocası gibi birkaç saat içinde ölüverecekti işte. Ama ölmeden önce nihayetinde aynı kaderi paylaşacak olan evladı için bir şeyler yapmalıydı. Onun daha fazla acı çekmesine engel olmalıydı ama nasıl? Oğlunun birkaç saat daha yaşayıp fareler tarafından parçalanmasına dayanamazdı, bir an önce bir şeyler yapmalıydı.

"Nasıl koşuştuklarını görmek gerek! Bir zevk bu."

Ateşi yükselmiş olmalıydı yine. Ateşi yükseldikçe sayıklamaları da artıyordu. Elini onun alnına dokundurdu, bir müddet bekledi, soğuktu. Belki de kendi vücudu da aynı ateşle kavrulduğu için anlayamamıştı aradaki farkı.

Oğlunun seyrelmiş, terli saçlarını şefkatle okşadı. “Geçecek yavrum! Hepsi geçecek!” diye dili döndüğü kadar fısıldamaya çalıştı onun bir zamanlar ay-yıldızlı küpesini taktığı kulağının olduğu yerdeki küçük deliğe, Sonra, sendeleyerek telli dolaba doğru yürümeye çalıştı, bir iki adım gittikten sonra ayağı kaydı ve yere, birikintinin tam ortasına düştü. Sürünerek de olsa dolabın olduğu yere varmayı başarmıştı. Artık ne korkuyu, ne acıyı, ne de iğrenmeyi aklına getirebiliyordu. Rafların içindekileri birer birer çekerek boşalttı. Nihayet aradığını bulmuştu.

Farelerden kurtulmak için belediyenin halka dağıttığı zehir, avuçlarının arasındaydı. Güçlükle sürünerek sedirin yanına vardığında gözleri kararmaya başlamış, nefes alışı sıklaşmıştı. Dayanmalıydı, biraz daha tutunmalıydı hayata. Son bir gayretle doğrulmayı başarmış, oğlunun yanına oturabilmişti. Sedirin yanında bulunan sehpanın üzerindeki yarısı dolu sürahiye uzandı. Birkaç denemeden sonra kulpunu kavrayarak dizlerinin üzerine yerleştirdi. Evladının en sevdiği içecekti kayısı hoşafı. Her derdin devasıydı ona göre. Çocukluğundan beri her hastalandığında hoşafla dolu bir sürahi onun başucunda dururdu; içince ateşinin düştüğüne, ağrısının hafiflediğine inanırdı. Şimdi de oğlunun ağrılarının ve sancılarının geçmesi için tek çare olarak görürdü.

Elindeki şişenin kapağını açtı, yeşil sıvıyı sürahiye boca etti. Sehpaya doğru bir kez daha uzanarak içerisinde çorba kaşığı olan kâseyi eline aldı. Kaşığı sürahiye daldırıp karıştırdıktan sonra kâseyi doldurdu. Sürahiyi bacaklarının arasına sıkıştırdı ve kâseden bir kaşık hoşaf aldı, önce dudaklarını güçlükle araladığı oğluna içirdi, sonra bir kaşık daha doldurup kendi ağzına götürdü. Kâsedeki hoşaf bitene kadar aynı şekilde devam etti bu durum. İkinci kâsenin yarısı bitmeden elleri titremeye, ağzından köpüklü kanlar gelmeye başlamıştı. Gözlerini açmakta zorlanırken son bir defa oğlunun bitkin ve hırıltılar içinde çıkan sesini duydu:

"Yaşam bu, işte hepsi bu kadar."

 

(Bu metin, yazarın Düş Vadisi isimli öykü kitabından alınmıştır.)

 

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Trabzonspor2653
  • 2Başakşehir FK2653
  • 3Galatasaray2650
  • 4Sivasspor2649
  • 5Beşiktaş2644
  • 6Alanyaspor2643
  • 7Fenerbahçe2640
  • 8Göztepe2637
  • 9Gaziantep FK2632
  • 10Denizlispor2631
  • 11Antalyaspor2630
  • 12Gençlerbirliği2628
  • 13Kasımpaşa2626
  • 14Konyaspor2626
  • 15Yeni Malatyaspor2625
  • 16Çaykur Rizespor2625
  • 17MKE Ankaragücü2623
  • 18Kayserispor2622
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
webmaster forum