Ayşegül Ilgaz
Ayşegül Ilgaz
Giriş Tarihi : 11-06-2020 23:51
Güncelleme : 12-06-2020 01:29

K. yaşıyor!

"Biri iftira atmış olacaktı Joseph K.’ya; çünkü bir sabah durup dururken tutuklandı," diye başlar romanına Franz K.

Kafka, babasından gördüğü acımasız şiddetin altında böcek gibi ezilmiş, annesinin zayıflığıyla çaresiz kalmış. Babasına yazdığı 7 sayfalık mektupta ilk defa korkusunu açabilmiş 38 yaşında. Mektup, annesinde kaldıktan bir süre sonra babasına ulaşamadan iade edilmiş. Kendini değersizlik ve yetersizlik ile suçlamış yıllarca. Sevilmediğini gördüğü her gün, bir anne ve bir babanın güvenli kanatlarının uzağında, nedenini bilmeden kimsesiz yaşamış. Kalabalık, karmaşık ve karanlık dünyasında.

Bizse... Dünyamızın gizli karanlığından çok uzakta sabah uyanır, günün planına ayak uydurmaya hazırlanırız. Evden çıkar işe gideriz ve içimizdeki bir boşlukla gülümseriz tanıdık bir yüz görünce. Arkadaşlarla bir araya gelindiğinde de geyik yapar, güleriz biraz daha. Bazen bir konu tartışılır ve aklımıza fikirler daha bir oturur. Kimin nerede olduğuna dikkat ederiz. Ne yaptığına da... Kendi amaçlarına göre ne derece ilerlediğini görmek bir ölçüde rahatlatır bizi. Amaçlarını onaylamasak da... Çünkü o ilerliyor ya, yolumuza umudumuz artar. Sadece çalışmak lazım. Çabalamak ve düşmeden ayakta kalmak... Sevgililer, eşler olur. O krize bizi sokacağını anladığımızda, canımızın yanması pahasına, biraz eksik olsak da, tamamlanırız sonra umuduyla bitirebiliriz. Bazen giden olursun bazen kalan... Bazen ikisi birden. Evli, evsiz bir şekilde sırtımızda taşıdığımız dünya kadar geçmişi hafifletmeye çalışırız. Şükür de ederiz ama, "Şunu yapar yapmaz, şu olur olmaz, şu da biter bitmez mutlu olacağım," deriz, di mi ama? Bir şekilde herkes sabah uyanır, günün planına uygun hareket etmek üzere kalkar ayağa.

Hiç durup düşünmez mi insan, "Ben ne yapıyorum," diye? Soru sormak kendiyle girdiği kavgası için tehlikelidir. O kavga biterse ölebilir. Noktanın üstüne atılan ufacık bir çentikle soru işaretleri şüpheyle alaşağı edebilir her şeyi. Tüm gelecek resmini. Sualsiz insan elle tutulur başarılara ihtiyaç duyar sorgusuzca. Geçmişin telafisini gösterebilmek için, o bakışlarına, fikirlerine çok inandığı başkalarına, en çok da kendine sunmaya kanıt arar her sabah ayağa kalktıktan sonra. Geçmiş ve gelecekle var olan ego böyle hareket ettirir insanı. Gücü düşüktür ne var ki. Zamanla azalır ve yorgun düşeriz sonunda. Günümüzün demir parmaklarının ardında savundukça, suçluluk hissi bitirir bizi. Sonsuza kadar kendimizi savunmaya mahkûm ediliriz böylece. Bitmek bilmez hikâyemizle.

Kafka da 'Dava' romanını bitirememişti. O, varoluşunun içinde sızlayan yaralarının kökünde babasıyla iletişime geçmek için tek bir yol benimsemişti. Babasına ulaştıramadığı o mektubun telafisi, bir yardım çığlığı gibi bütün romanlarında şimdi milyonlarca insana ulaşabildi. Yazdığı romanların hepsinde çaresizlik, terk edilme, yokluk, değersizlik konu olarak baş gösterdi. Sanırım kimseye ders verme derdinde değildi K. Tek amacı içindeki varoluşsal sızıyı dindirmekti belki. Belki de o sızı babasından kalan, özgür bırakamayacağı tek şeydi. Kendini karanlıkta tanıyan biri gibi aydınlıktan korkup belki de o boşluğu doldurmayı hiç istemedi. Ama bugün onun yaşadığı kriz gibi birçoğumuz bunu az çok hissediyor ve değindiği konuları tanıdık görüyoruz. Ölmemek pahasına inatla eksik yaşayabiliyoruz.

Yani senin-benim varoluşsal krizimiz hikâyenin rolünde birer maske... Kayda değer bir maske ama maske işte... Yaşamak için "Ben" dediklerini geride bırakmak gerekiyorsa eğer, içinde bulunduğun o Seni "Sen" yapan krize de veda etmeye artık değer. Maskeyi takmanın yorgunluğu, ardında yatana korkuyla karışık merakla kimliğin tutunduğu o tamamlanamayan hikâyeyi kendi haline bıraktığımızda.

Lisede okumaktan kaçtığım ‘Dava' nasıl da gelmişti karşıma?

Zorlu PSM'de 'Joseph K.' oyununa gittim birkaç gün önce. Oyuncular Mert Fırat, Didem Balçın, Onur Dilber, Özgün Aydın. Didem Balçın seslendirme ustalığıyla çeşit çeşit karakteri içinde barındıran bir deli gibi oynadı sahnede. "Tiyatroculuk işte!" derken Joseph K.'nın dış dünyasının deliliğini de hissediyor insan sayesinde. Özgür Aydın ve Onur Dilber. Edi ve Büdü. Birbirlerinden oldukça farklı bu ikili ironik ki dengeyi temsil ediyorlar. Adaletin sarsılmış, hayatın cılkı çıkmış dengesini. Gözler önündeki adaletsizliğin ilahi adaletçe kabul görmesinin komedyası gibi... Başıma gelse ağlayacağım durumlara resmen güldüm kendime şaşırsam da. Mert Fırat... Kendisi için sıkça duyduğum: "Daş." Bir artikel gibi her nesnenin önüne koyulacak çekicilikle oyunda. Franz K. ve karakteri Joseph K.'nın cinsel eğilimlerini açığa çıkarmakla göze batmıyor bu çekicilik sahnede. Gerek ciddiyeti gerekse şaklabanlıklarıyla capcanlı bir karakter sergiledi burnumun dibinde. Çokbilmişliği bir o kadar da bilmezliği ile neyi nereye koyacağını şaşırmış karakteri, uyumlu bir dönüşümle sergiledi. Günümüz kurumsal köleyi daire içinde hapsetmişlerdi. Kendini özgür sansın diye kapı oynuyor etrafında. Her şey Joseph K.'nın kontrolü altında güya. "Tek akıllı Joseph K." derken birden "Deli mi ki acaba?" diye sorarken buluyorsun kendini. Absürt sistemler dünyasında, isminin sonuna konmuş nokta gibi varoluşu da sınırlanmış bay K., nedenini bilemediği tutukluluğu karşısında, çaresizlikten bitmek üzereyken sonunda öldürülüyor. Kafasına patlatılan bir tabancayla. Işıklar, kostümler, oyuncular vesaire, savunduğu davasında sallıyor izleyeni. Ben de oyunun sonunda güldüğüm kadar ağlamıştım da.

Ama oyunda önemli bir nokta vardı. Yani yoktu aslında. Romandan farklı olarak kendi kendini öldürme düşüncesiyle bir an kalan Joseph K. pek yaşatılmadı. O hakkı saklı kaldı romanda. Hikâyede Joseph K. bu hakkını kullanamıyor oysa. Kullanamaması da can alıcı olan nokta.

Tam o an için Franz K. romanda şunları yazmıştı: "K. çok iyi biliyordu ki, öyle elden ele aktarılan bıçağı bizzat kapıp vücuduna saplamak düşüyordu kendisine. Gelgelelim bunu yapamıyor, henüz serbest boynunu oynatıp sağa sola bakınmakla yetiniyordu. Bir türlü tam anlamıyla kendini kanıtlayamıyor, görevlilerin yapacağı bütün işi bir türlü kendisi üstlenemiyordu. Bu son hatanın sorumluluğunu, söz konusu davranış için gerekli gücü kendisinden esirgeyen kim ise, o taşımaktaydı." O kimlik babası mıydı K.'nın acaba? Yoksa kendi mi?

Bu sahne olmadığında varoluş krizinin bir anda son bulabileceği o önemli ânı kaçırıyoruz aslında. Kendini, "Ben" diye bilip başkalarıyla ilişkilendirdiğin kimliğini öldürmeden gerçekten yaşamak imkânsız çünkü. Kimse bir gecede bulmuyor kendini. Ama gerçeğine yürüyenler sırtına yüklendiği herkes ve her şeyi bir bir bırakıyor. Sadece kendine bakınca ve gördüğünden bir anlama vardığında eski "Ben" kimliği yok oluyor, isminin hakkını veriyor insan. Sonunda noktası olsa bile her halükârda o noktanın sonsuzluğunu görüyor dikkatli bakınca. Anbean öylece gözlemlerse. Oturup kendini düşünüp, çözüp, aynada izlerse değil ama.

Kafka gibi hepimizin geçmişinden kalma o boşluğun karanlığında gizli bir ışık var. Karadelikler gibi ışığı hapsediyoruz aslında.

Gerçek seçim devam etmek ve sadece ufak bir farkla... Biraz hiç olarak. Azcık da olsa... Ama hayır hakkını kullanmaz K.. Ve bıçağı kalbine saplarlar. İki defa döndürürler orada. Kasap bıçağıdır hem. "Bir köpek gibi!" diyebilir sadece, son nefesiyle. Romanın son cümlesi: "Sanki bunun utancı kendisinden sonra da yaşayacaktı," idi. Varlığının sonsuzluğuna kadar belki.

Duygusal olarak hassas, bu dünya için "fazla" hisli olanlarımızın ortak sorunudur varoluşsal kriz. Geçmişten kalan boşlukları tamamlamak için suçunu anlamak, çözmek varoluşsal bir amaç olur. Telafi etmek istersin. Cesaretli ve son derece azimli gözükür, içinde dışarıya çıkarmayı bilmediğin hassas bir kalp beslersin. Dilin varmaz duygularını açmaya ya da kıranlara olan öfkenin özünü duyurmaya... Aksini savunsan da "haksız" hissedersin çok derinde. Bazen düğümünü çözmekten çok, kesip atmak istersin bu nedenle. Ama öyle de olmaz. O düğümler kendini bildiğin "Ben"in varoluş nedenidir. Kesersen ölüvereceksin. Çünkü içinde vâkıf olman gereken tek bir ithama kulaklarını kapatırsın: "Suçlusun!" Düşüncelerini bir kaideye oturtsan da özgür hissedemezsin. Oysa o mahkemede sanık da yargıç da sensin. İnançların temsil edilir karşı karşıya. Geçmiş geçmiştedir. Ama sonsuza kadar etkisi devam eder. Bildiklerinle bir "Ben" oldukça...

Bildikleri gibi "Ben"i yaşatanları geride bırakabilenler, gerçek bir Ben ile özgür olabilir. İşin sırrı da şurada: Aslında kimse unutulmaz. Kişiler olmasa da hatırlar, hatıralar olmasa da hatırasızlıklar hep olacaktır. Ama olaylara bakan artık bir başkasıdır. Düşünceleri, inançları ve bedeninin kısıtlamalarına rağmen gönüllerine göre hareket eden bir başkası. Her geçen gün kendini daha bir var eder. Romanın ismi de diğer dillere 'Dava' olarak geçse de, diğer bir anlamı "süreç"tir. Ve "Ben" olmak bir süreç gerektirir.

Aslında romanın ve çoğumuzun hayat hikâyesinin de can alıcı dönüşümü içsel bir "Hayır"ın "Evet"e dönüşmesiyle gerçekleşebilir. "Evet sayın yargıç. Geçmişimin adaletinin karşısında suçlu olduğuma inandığımı itiraf ediyorum. Ama artık geçmişin yok edilmez sınırları ve geleceğin varılmak bilmez vaatleri ile bugün noktalanmaktansa şimdi bu mahkemeden ayrılıyorum," diyerek o "Ben"e bıçağı saplayabilenler o dönüşümü sağlayabilirler. Diğerleri? Diğerleri aynı döngüde sonsuza kadar kendilerini savunmaya mahkûm edilecekler.

Kafka da 20 Temmuz 1916 tarihli günlük notunda şöyle yazmıştır: "Mahkûm edildim, yalnızca ölmeye değil, ölünceye kadar kendimi savunmaya mahkûm edildim."

Varoluşsal krizlerinde hayatı bir muhasebeci gibi hesaplamaya, avukat gibi sorgulamaya, patolojist gibi deşmeye ya da matematikçi gibi çözmeye çalışmak onu düğüm haline getirir. Yapılması doğal olan ise yaşama ve kendine sadece bakmaktır. İnsanın birinci işi bu olursa düğüm kendiliğinden çözülür. İzleyerek belki de bir süre alışık olduğun şeyleri görmeye devam edersin. Sanki tekrar ediyor gibi gelir. Hayal kırabilir. Kızgınlık artabilir. Hislere bakmakla kendine bakmaya devam edilmelidir. İnsan hayatı çözmek için değil, bir gözlemci gibi sessizce incelemekle büyüyebilir. Geçmişinden büyük olduğunda sen de artık o bildiğin küçük, çelimsiz velet değilsindir. Yine de insan bu olana kadar hayatının önemli bir bölümünü havuz, sonra da ilişki problemleri ile geçirecektir. Aile, aşk, iş, arkadaş...

Bu davadan sadece, iftira atanın kendisi olduğunu anlayabilen, içinde hapsolduğu duyguları özgür bırakabilen ve dışarıda dünyanın saçma kurallarına rağmen kendi beklentilerden sıyrılabilen, geçmişine geleceğine baktığından daha çok, bugününü, hatta ânını yaşayabilenler beraat edebilir.

An çok gizemlidir. Ona baktıkça geçmişi ve geleceği kaçıracaksın gibi gelir. Oysaki sana, sendeki geçmişi ve geleceği göstererek, hiçbir şey yapmana gerek kalmadan; sadece anlayarak, "Seni" "Sen"den özgürleştirir. Sen başlarken, hikâyen nihayet bitebilir. Sonra hiç beklenmedik bir mucize baş gösterir. Tek bir hayatta yeniden doğulabilir.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Alanyaspor616
  • 2Fenerbahçe614
  • 3Galatasaray610
  • 4Fatih Karagümrük68
  • 5Kasımpaşa68
  • 6Antalyaspor68
  • 7Yeni Malatyaspor68
  • 8Göztepe67
  • 9BB Erzurumspor57
  • 10Sivasspor47
  • 11Başakşehir FK67
  • 12Gaziantep FK67
  • 13Hatayspor47
  • 14Konyaspor56
  • 15Kayserispor56
  • 16Çaykur Rizespor55
  • 17Trabzonspor65
  • 18Denizlispor55
  • 19Beşiktaş44
  • 20Gençlerbirliği54
  • 21MKE Ankaragücü41
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
Pandemide 2'nci dalga olur mu? Türkiye ne kadar etkilenir?
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
webmaster forum