Ayşegül Ilgaz
Ayşegül Ilgaz
Giriş Tarihi : 09-09-2020 02:12
Güncelleme : 09-09-2020 03:20

Bilmeden güvenmek

9 Koranavirüs Dersi:

7- Güven

Geçenlerde bir kafede oturmuş çalışırken, kırk yaşlarında hoş bir kadınla tanıştım. Doğrusu o benimle aniden konuşmaya başladı ve benden onu dinlemek için izin bile almadı. Konuşası vardı, başladı ve durmadı. Böylece tanışmış olduk. Ben yaptığım işi kapatıp kenara koydum ve onu dikkatle dinlemeye başladım. ‘Creme de la creme’ diye tabir edilen kaymak tabakadan bir kadındı. Geçmişi ve şimdisi Türkiye’nin ileri gelen atılımcıları ile doluydu ve her anısını büyük bir afiyetle anlatıyordu. Anılarında doygun bir geçmiş olduğu kesindi ama bu kadın konuşacak birine ihtiyacı olan, yüzünde yorgunluk ve gözlerinde hüzün olan bir kadındı. Çevresindeki insanlarla paylaştığı, roman niteliğindeki anılarından aldığı hazzın yanında aynı insanlardan yaralanmıştı da. Çevresindeki insanlar, yaşadığı toplum, dönemin ruhu ve koşullar onu çevresine karşı gizli de olsa öfke beslemesine neden olmuştu çünkü, canı yanmıştı.

Öfke insanın kendini savunmak için kullandığı bir histir. Dışarıdan bir tehlikeye maruz kaldığımızda kaslarımız gerilir ve bizi kaçmak ya da savaşmak için hazırlar. Kasların gerilmesini sağlayan hormonlar ise insanın öfke halinde salınır. Bu öfkenin normal işleyişidir. Eğer öfke insanın doğası gereği sadece bir tepki olarak kalmaz yönlendirilse, yıkmaktansa inanılmaz yaratımlara da yol açabilir.

Bir insanın bilgelik yolunda yaptığı şey, öfke gibi hoş olmayan his ve düşüncelerden arınması değil, onları kontrol edecek benlik hâkimiyetine ulaşmaktır. Bir ergenin o hormonal dönemi atlatıp, tepkilerdense yerinde kararlar vermesi gibi... İster fiziksel ister ruhsal gelişim olsun, bilgelik aslında insan meyvesinin olgunlaşmasından başka bir şey değildir ve bir meyvenin olgunlaşması için güneş ışığı gerekir.

Güneş ışığının azı üşütür, fazlası yakar. Kıvamı ise pişirir.

Biz -21. yüzyıl insanları- ise, güzelliği yanık tenle bağdaştırdığımız sürece güneşte pişmek yerine hep yanacağız, bilginize.

Şimdi oradaki kadının da maruz kaldığı şey hayatın yakıcı güneşiydi. Pişmeyi de öğrenmek gerektiğinden nerede üşüdüğünü görüp, ısınmak için güneşlere fazla yaklaşmış ve yanmıştı. Orada, kafenin esintili mekânında, gölgede oturup onu dinledim. Önümde benden daha deneyimli bir kadın vardı ama gözlerinde genç bir kız, anlatmaktan çok anlaşılmak istiyordu. Güven duymak istiyordu içi. Hayata... Zamana... Dünyaya... Ülkesine... İnsanlarına... Sanata... İşlerine... Evine... Kocasına... Kızına... Aslında kendisine... Herkese faydası dokunmuş bu kadın, yönetimleri devirmiş bu kadın artık yorgundu çünkü, herkese yetişmeye çalışıyordu. Kendi cümlelerine bile...

Onu durdurdum, cümlesinin tam göbeğinde.

“Bak, öğretildiği gibi uslu olarak kazanılmadığını biliyorsun. Ama edepsizlikle de istediğini alamıyorsun. Benimle konuşmak için izin istemedin mesela. Başladın konuşmaya ve devam ettin. Bana itiraz etmeye izin bile vermedin ve ben de etmedim. Neden? Çünkü ben de seni dinlemek istedim. Çünkü biliyorum ki uzun zamanının miskinliği ardından buraya gelip çalışmaya karar vermiş olsam da, planım bu olsa da, hayat benim planıma göre devam etmiyor ve senin gibi çatlak bir kadınla her zaman denk gelmiyorum.”

Dikkatini çelmiştim iyice. Devam ettim: “Sen konuşmak ya da istemek için izin almak zorunda değilsin. Ben de eğer istemiyorsam “Hayır” diyebilmeliyim, diyemezsem de benim öğreneceğim bir şey için iyi ki rahatsız etmişsindir. Sen de başkalarıyla yaşadığın bu yetememekten, çevrendeki belirsizliği tek başına belirlemeye çalışmaktan vazgeç. Bak, karşındaki yabancı olunca nasıl da istediğini alıyorsun. Sen istediğin gibi yaşamak için kimseye bağlı değilsin. Değiştireceğin tek şey bakışın olsun. Huzurlu olursun.”

İşte bu sözler bizi bir anda daha da derinleştirdi ve oradan kalkıp başka mekanda devam ettik.

Bunu anlatmak istedim çünkü, bu denk geliş birkaç kişi ile de gerçekleşip, kendim de dahil herkeste belirsizliğin had safhada olduğu bu dönemde bir delirmeye yakınlık olduğunu görünce fark ettim ki, bu haftanın konusu belirsizlik. Gerçekten de öyleydi 7. dersin anlattığı şey.

Bir öğrencim ile buluştum bundan öncesinde. Hayatımdaki belirsizlik ve bununla nasıl yaşadığımı anlattım. Karşımda benim bir zamanlar içinde olduğum bir yaşam tarzı vardı. Kurumsal bir şirkette, başarılı bir kariyer... Hayatını paylaşmaya karar verdiği, bir erkek arkadaş... Taşınılacak yeni bir şehir, yeni ev, yeni bir düzen... Şehri, evi, işi, hayat arkadaşı vs. hepsi belli. Fakat benimle geçirdiği üç aylık eğitimden de biliyorum ki o, hayatında aidiyet oluşturmak için stabil bir dünya ararken hiçbir şeyin aslında stabil olmadığını, sadece hayatın belirsizlik ya da değişkenliğini kabul etmenin o aradığı güven hissini verdiğini keşfedince kısa zamanda “Her şey havada.” dediği hayatı oturttu. Şimdi istediği her şey oluyor. Fakat artık bunları arzulamıyor, sadece birer misafir gibi kabul ediyor.  İyi olsa da gelişmeler, geçici olduğunu biliyor çünkü her şey iyi-kötü demeden zaten hep değişiyor. Mesele kaderi değiştirmek değil, onu sevmekte. İşte burası çetrefilli. Basitçe pes etmek ve olduğu gibi zarar veren yönlerine maruz kalmaya devam etmek demek değil bu. O zaman ne?

Başımızdaki dertlere gidici diye bakmaya çalışıyoruz. Arzuladığımız yaşama ise gitmesin diye bakıyoruz. İşte tam da bu nedenle dertler bitmiyor, istekler yerine gelmiyor. Bunların her ikisinin de böyle uçlarda olmasının nedeni ise insanın beyin yapısı. Sol lob diyor ki: “Her şeyi düzene sok, her şey bildiklerimize uygun şekilde netleşsin.” Sağ beyin diyor ki: “Ay ne kadar sıkıcı...” Sol beyin mühendis, sağ beyin sanatçı...

Ve insan bir sanat eserinin mühendisliğini yapmayı bilmiyorsa bir o uç bu uç derken sallanıyor da sallanıyor.

Bu salınımı yaşıyoruz ve adına “Belirsizlik” diyoruz.

Belirsizlik bakidir. Hayatın özünde belirli hiçbir şey yoktur. Yarın yaşamayacak gibi yaşa diyenlere selam olsun, yarına kalmadan ölürsün. Ölmeyecek gibi yaşayanlar bizlere de yazık olsun, yaşamayı kaçırıp ziyan olursun.

İkisinin de ortasında bir yer var. Geçen yazı konuştuk: Denge. Bu denge işte yerine geldiğinde mucizeler oluyor işte. Güzel denkleşmeler, hayat kurtarıcı dersler, vazgeçilen arzuların yerine gelmesi... Belirlilik oluyor yaşamda. Çünkü belirsizliği özde kabul ediyorsun. Peki nasıl? Nasıl peki? Nasıl?! E, o kadar yazı dizisi yazdık. Kolay mı? 9 dersin dokuzunu da uygulamaya başladığında bir nebze bile anlasan, aynı soruyu sana sorsam sen de güler ve dersin ki “Anlatamam, yaşamaları lazım.” Bunu da işte azimle hayat rehberliklerine kulak açınca yakalarsın.

Yine de ufak bir özet: Güvenle, sayın okuyucu... Güvenle...

Güvenmeyi bildiğinde, inancını her geçen gün daha az suçluluk, daha az şüphe ile beslediğinde, yerine seçim gücünü, özgür iradeni yerleştirdiğinde sen de göreceksin ki:

Aslında güven her an sarsılabilen hassas bir şiraze. Ve sarsıldığında da yerine daha dengeli gelen bir gösterge. Çünkü asıl güvendiğin, olanların netliği, garantisi, iyiliği ya da kötülüğü değil, olan her şeyin seni yüceltmek, yükseltmek, olgunlaştırmak için olduğuna dair bir inanç. Tek sefer inanılan değil, hayat her sarsmaya kalktığında “İnanıyorum,” diye cevap verdiğinde pekişen derinleşen türden. Zaten bu kadar yüceldiğinde sevgiye gelip kabul ettiğinde sana zarar verenlerin zararını görüp o realiteden yükselerek uzaklaşmayı da bilirsin.

Yeterince inanırsan sonunda inanmaya gerek duymazsın. İşte o zaman bilirsin.

Belirsizlik de yoktur aslında, özün de özünde. Çünkü her şeyin bir manası, açığa çıkmayı bekleyen bir sırrı vardır. Sen yeter ki o sırrı, bu hayattan kopmadan, delirmeden, öyle bile olsa aklıselime geri gelerek keşfetmeyi iste.

Sabır yavrum sabır... Gel, bak ders 4’e. Sabır beklemeyi bırakıp akışına bıraktığında olur. Sebat et sen. Evet, yasaklar gelebilir, planlar suya düşebilir, bitti derken yükselen sayılarla hayat daha zor, insan daha savunmasız hissedebilir. Borsada paran bitebilir, işin batabilir, ilişkilerin körelebilir, sen bitebilirsin görünürde. Maskeni takarak, kolonyanı sürerek sadece hastalıktan kurtulamazsın. Bağışıklığını arttırmalısın. Neşeli ol, huzur yarat kendine. Bu dönemde bunu yaptıysan, bu işte aradığın başarıdır. Nasıl yapacaksın? İnancını geliştir önce. Korona hepimizin başına maneviyatı güçlendirmeye geldi. Bağışıklığımızı hastalıktan geçerek güçlendiriyor. İster fiziksel olsun ister psikolojik, tüm dünyada herkese Korona bir şekilde vuruyor. Bağışıklığını arttır. Virüsü kabul et, mücadele et ve bedeninin onu tanımasına, onu tanımlayabilmesini ve kendinden bir parça haline getirmesini izle.

İnanmak kabul etmektir, misafir gibi her ne dert varsa içinde onu kabul et ve bil ki her zaman bir seçim var. En dönülmez durumlarda bile ona direnmemek ve kabul etmek; yani teslimiyet zaten her insanın en ulvi seçimi. Çünkü yeni şeyler öğrenmek için bilmemek gerek.

Bu görsel, psikolojik bir algı testinin görselidir. İncelemek isteyenler şu linke bakabilirler: https://tr.wikipedia.org/wiki/Rorschach_testi

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Alanyaspor616
  • 2Fenerbahçe614
  • 3Galatasaray610
  • 4Fatih Karagümrük68
  • 5Kasımpaşa68
  • 6Antalyaspor68
  • 7Yeni Malatyaspor68
  • 8Göztepe67
  • 9BB Erzurumspor57
  • 10Sivasspor47
  • 11Başakşehir FK67
  • 12Gaziantep FK67
  • 13Hatayspor47
  • 14Konyaspor56
  • 15Kayserispor56
  • 16Çaykur Rizespor55
  • 17Trabzonspor65
  • 18Denizlispor55
  • 19Beşiktaş44
  • 20Gençlerbirliği54
  • 21MKE Ankaragücü41
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
Pandemide 2'nci dalga olur mu? Türkiye ne kadar etkilenir?
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
webmaster forum